JoomlaLock.com All4Share.net

GÜNAHIN KÜÇÜKLÜĞÜ BÜYÜKLÜĞÜ DEĞİL, KİME KARŞI YAPILDIĞI MESELEDİR

Günahın Küçüklüğü Büyüklüğü Değil, Kime Karşı Yapıldığı Meseledir - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Günahın Küçüklüğü Büyüklüğü Değil, Kime Karşı Yapıldığı Meseledir

 

Sual: Efendim, Cenabı Hak insanların yalan söylediğini veya inkâr edebileceklerini, inkâr ettiklerini görüyor. Bazı ayeti kerimelere baktığımızda, mesela Secde Suresi’nde “ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ - Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın!”  veya Rahman Suresi’nde “Allah’ın hangi nimetlerini yalanlayacaksınız?” diye insanın bu yapısı hakkında bize bir bilgi de veriyor. 

Bir tarafta insanın diğer bir insana söylediği yalan var bir tarafta da insanın Cenabı Hak ile olan irtibatındaki yalanı ve o yalana kendini inandırması var. Acaba asıl zemmedilen, öncelikli olarak terk edilmesi gereken, “hakiki yalan” bu ikinci bahsettiğimiz mi, kulun yalanlamadaki inadı mı? 

Cevap: Yalan doğrunun, gerçeğin, maruf olanın, meşru olanın üstünü örtmek onu gizlemek anlamındadır. Dikkat buyurursanız küfrün de anlamı budur. Yani yalancıya kâfir demek için bunu söylemiyorum. Ama yalanla küfür arasındaki benzerliği ortaya koymak gerekir. Kâfir de mutlak doğru olan bir şeyin üstünü örtüyor. Maruf olan, bilinen, aleni, meşhur, varlığı birçok delillerle sübut bulmuş bir şeyin örtüyor. Küfür bu, buna kâfir diyoruz. 

Kezzab/yalancı da doğrunun; makul, maruf olanın üstünü örtüyor. İki sıfatta müthiş benzerlikler var.

Bu benzerlikten bakıldığında örnek verdiğiniz ayeti kerimede yalanla birlikte bir inkâr var, orada küfür var. Yani tadacakları şey ne? Ahiret azabı; Allah’ın vaadi… Onlar onu yalanlıyorlardı. Burada yalandan da öte inkâr ediyorlardı. Ahirette azabın olmayacağını söylüyor, ahiret hayatı diye bir hayatı kabul etmiyorlardı. Böyle bir hayat yok, diyorlardı. Böyle bir hayat olmayınca da o hayatın içeriği yok. Cenabı Hak onlara buyuruyor ki; işte size o hayat ve onun içeriği. Yok saydığınız şeyleri şimdi görün, yalanladığınız şeyleri şimdi tadın, azabı tadın. 

Daha önce de ifade edilmişti, yalanın gizli şirke kapı açabileceği… Bunu bir Müslüman açısından düşündüğümüzde Allah’ın mülkünde yaptığımız her hareket Allah’a karşı. O’na karşı bir nispeti, bir sorumluluğu var. Öyleyse söylediğimiz yalanın da Allah’a söylenmiş olma ihtimali var. Bu illa Allahu Teala’nın buyurduklarını yalanlama anlamında değil. Ahireti, azabı, haşrı vesair uhrevi değerleri, uhrevi erdemleri reddetme şeklinde olmasa da eğer biz dünyada Cenabı Hakk’ın es-Semi’, el-Basir, el-Alim, el-Habir olduğuna tereddütle kendimizi rahat hissedebiliyorsak zamanla bu virüs bizde büyük bir hastalığa dönüşebilir. Zamanla bizi belli uhrevi değerlerin de inkârına, üstünü örtmeye kadar götürebilir. 

Nitekim bugün bunu yaşıyoruz. Kabir azabını reddedenler, şefaati reddedenler… Temelde de belki bunların fikirleri bir yalanla başladı. Bu yalan zamanla bunların içinde büyüdü ve bunları belli değerleri inkâr etmeye götürdü. O kadar ileri gittiler ki Kur’an’ın sarih bir şekilde ifadelerini de tevil yoluyla yalanlamaya başladılar. Kur’an’da mevcut olan ifadeleri de yalanladılar. Misal, Allahu Teala’nın Hazreti İbrahim’e gösterdiği o rüyayı, İsmail’i kesmesi gibi bir emrin olmadığını söylüyorlar. Adam böyle bir emir yok, diyor. Saffat Suresi’nde çok açıkça bunu bildiriyor Cenabı Hak. Nerelere kadar götürdü bunları… 

Halbuki biz de dünyada, dünyevi bir meseleden dolayı söylediğimiz bir yalanı Allah’ın bildiğini biliyoruz. Yani Allah’ın her şeyi bildiğinin bilgisi bizde var. Ama buna rağmen yalan söyleyebiliyoruz. 

Bu bizde büyüdükçe sanki o hitap bize; “فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ - Hangi nimeti yalanlayacaksınız?” 

Şu anda konumuzla ilgili bölümünü düşünürsek, Allahu Teala bize kendisiyle ilgili belli bilgileri vermiş: İşitici, görücü, bilici, haberdar olduğunun bilgilerini bize vermiş. Bizim konumuzla alakalı adeta bu, bize ayet diyor ki: Siz bunların hangisini inkâr edebilirsiniz? Veya şöyle diyor bize sanki -haşa- sizin Allahınız kör mü, Basir değil mi? Sizin Allahınız işitmiyor mu, Semi’ değil mi? Bilmiyor mu, Alim değil mi? Habir değil mi Allahınız? Bunların hangisini inkâr edebilirsiniz? 

Biz fark etmesek de demek ki derunumuzda bu sıfatlara karşı tereddüdümüz var. Bu tereddüt yalanı doğuruyor. İsterse yalanımız dünyevi bir meselede olsun. Allah Rasulü yalanı tarif ederken: “Anne çocuğuna dese ki ‘Ağlama sana şunu vereceğim.’ vermese, bu yalandır.” buyuruyor. 

Cenabı Peygamber bir sahabe annemizi görüyor, avludan çocuğunu çağırıyor “İçeri gel sana bir şey vereceğim.” diyor. Efendimiz aleyhissalatu vesselam da o bayanı takip ediyor ve bayana selam veriyor ve soruyor: 

-Çocuk gelirse çocuğa ne vereceksin? Bayan elindeki hurmayı gösteriyor,

-Ona hurma vereceğim ya Rasulallah diyor. Efendimiz:

-Eğer elinde hurma olmasaydı Allah şahit ki sen çocuğa yalan söylemiş, onu kandırmış olacaktın ve bu senin için bir günah olacaktı, buyuruyor. 

Bakın kendi çocuğumuza bile bize göre çok basit, belki onun iyiliğine söylediğimiz bir şey ama yalan olabiliyor. Dolayısıyla Peygamber’in müdahalesini gerektiriyor. Demek ki Allah bundan razı değil. Allah razı olmadığı için Peygamber’i müdahale ediyor, ikaz ediyor. 

Kaldı ki bir de insanın kendi çocuğuna söylediği bir söz onu böyle vebal altında bırakabiliyorsa toplumda, toplumsal dengeleri sarsacak bir yalan söylemek… 

Yalan Allah’a karşı söylenmiştir. Kişinin illa haşrı, mizanı, azabı reddetmesine gerek yok. Çünkü bu insanın Allahu Teala’nın sıfatlarından şüphesi var. 

Eğer bu kişi müminse bu bir illet, bu bir rahatsızlık bu rahatsızlığına dönüp onun tedavisine uğraşmalıdır. Allah’ın hangi nimetini yalanlayabilirsin? Allah’ın hangi sıfatını yalanlayabilirsin? Bundan vazgeçmesi lazım. Çünkü iman yükümlülük ister. Zati, subuti bütün sıfatlarına, fiillerine inanması gerekir. Fail-i hakikinin O olduğuna inanması gerekir. Bunlar şüphe götürecek şeyler değil. 

Meseleye biz bu cepheden bakmayınca “Hadi bugün tadın o yalanladığınızı.” ayeti kerimesinde bahsedilen, evet bu ahiret azabıdır. Ama bazen öyle olur ki bu dünyada da felaketlere sebep olabilir. Adeta bunu dünya için de Cenabı Hak bize buyurabilir, illa ahret azabı olarak karşımıza çıkması şart değil. Dünyadaki ahlaksızlığın, düzenin bozulmasının, insanların birbirine güvensizliğinin, itimatsızlığının, birbir kuyusunu kazıyor olmasının ahiret azabından bir farkı var mı? Bu da sanki bize deniliyor ki: “Hadi tadın azabı…” 

Zaten dar bir geçim buyruluyor ya bunun dünyası, ahireti yok. Geçimin, maişetin daraltılması, hayatın zorlaştırılması… 

Bir başka emirde buyruluyor: “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşr, 19) Allah’ı unutanlara Cenabı Hak kendilerini unutturuyor. 

İşte bu insanın Hakk’ı unutarak -haşa- Hakk’ı kale almayarak yaptığı işlerden dolayı neticede kendini unutmasıdır. İnsan kendini unuttu mu demek ki her azaba müstahaktır. Onun geçimi daralmaya başlar, her şey bozulur. Çünkü insan bilmeli ki varlığın benimle irtibatı, benim Rabbimle olan irtibatım nispetindedir. Benim Allah’a olan yakınlığım, dürüstlüğüm sadakatim ne nispette ise varlığın bana sadakati, dürüstlüğü o nisbettedir. 

Maruf-i Kerhi için buyrulur ya kuşlar onun önünden geçerken kanatlarını kaldırır, yüzlerini örterlermiş. Bir yerde o oturduğunda kuşlar onun önünden uçarlarken veya yerde gezinirlerken kanatlarını kaldırır yüzlerini örterlermiş. Birisi merak etmiş bir başka büyüğe sormuş bu ne cilvedir? Demiş sen onu tanımıyorsun herhalde o Maruf-i Kerhi’dir, o Allah’tan öyle haya ediyor öyle utanıyor, Allah’a karşı öyle edeplidir ki o yüzden bütün mahlukat ona edeb gösteriyor, mahlukat da ondan utanıyor. Hayâ ediyorlar ondan, yüzlerini gizliyorlar. 

Allah’a hayâsından, edebinden dolayı Hz. Osman’a Kâinatın Efendisi edeb gösteriyor. Ebubekir efendimiz içeri giriyor, Ömer efendimiz içeri giriyor pek istifini bozmayan Cenabı Peygamber, Hazreti Osman geldi diye haber verilince durun, üstümü başımı düzelteyim buyuruyor hastalık döneminde. Üstünü başını düzeltiyor, sarığını düzeltiyor, toparlıyor… Aişe annemiz soruyor; 

-Babam Ebubekir geldi ya Rasulallah, sizde bir değişim olmadı. Kayınpederiniz Ömer geldi, sizde bir değişiklik olmadı da damadınız Osman gelince neden toparlandınız? Efendimiz buyuruyor ki: 

-Bütün sema ehli ondan hayâ ediyor, edeb ediyor Ben ondan edeb etsem az mı Ya Aişe!

Osman’dan bütün gök ehli edeb ediyor, ona hürmet ediyor. Çünkü o yaşayan, gezen bir Kur’an’dır, ben ona edeb etsem çok mu, buyuruyor. 

Şimdi bakın Hz. Osman’ın Allah ile olan ilişkisi Kâinatın Efendisi’ni -la teşbih- ayağa kaldırıyor. Tüm varlığın edeble sorumlu olduğu İnsan’ı edebe kaldırıyor. İnsan bunu düşünmeli…

Dünyada yaşadığımız her olumsuzluk da belki o ayetin kapsamı sadedinde değerlendirilebilir. “Bugün tadın o yalanladığınız şeyleri…”

Demek ki fütursuzca yalan söylüyor olmamız, bir şeyleri yalanlıyoruz anlamına gelebilir… Kiramen Kâtibîn’i yalanlıyoruz, sanki o kameralar kapanmış, onların kalemlerini ellerinden almışız sanki. Kiramen Kâtibîn’i Cenabı Hak bize bildiriyor: 

“كِرَاماً كَاتِب۪ينَۙ ، يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ“Onlar, yapmakta olduklarınızı bilir.” (İnfitar, 11-12) buyuruyor. Bizim bilmediğimiz nice şeyleri onların bildiğini haber veriyor. Onların varlığını bize önden bildiriyor ki biz Cenabı Hakk’a şöyle demeyelim: “Ya Rabbi Sen bize tuzak kurdun!” Hani gizli radar olur ya yollarda, öyle değil. Devlet de şimdi öyle yapmıyor radarı da bildiriyor. Radarı bildiriyor, sen dikkatli olmazsan cezaya düşüyorsun. 

Allahu Teala Kiramen Kâtibîn’i bildiriyor. Senin buna rağmen o sınırı aşman, onları hiçe sayman tahfif etmen/hafife alman demektir. Bu azap tattırıcı bir şey değil mi? Bırak bunun bir karşılığının olmasını “inandım” diyen bir müminin böyle bir haleti ruhiye içinde olmasından daha büyük bir azap olamaz. İnandığı şeyi kendisinin örtmesi kadar sıkıntı verici bir şey olamaz. Züleyha’nın Hazreti Yusuf’la birlikte olmayı arzuladığında gidip putunu örtmesi gibi… Görmesin diye putunu örtüyor. Biz de anlayışımızla örtüyoruz. Acaba örtebiliyor muyuz?

Azap asıl bu. Bu mahrumiyeti getiriyor. Bu bize Allah’tan mahrumiyeti getiriyor. İnanmayana sözümüz yok, inanan bir insan için bundan büyük acı verici elem, bir azap olmaz. 

Sual: Efendim, Tebuk Seferi’ne katılmayan sahabelerden Ka’b b. Malik “Benim ağzım laf yapardı. Eğer gitseydim Rasulullah aleyhissalatu vesselama bir şeyler söyleyebilir O’nu ikna edebilirdim. Fakat ben gitmedim, gidip de yalan konuşamadım, diyor. 

Kıssa malumunuz, sonra Hz. Ka’b’a bir ceza geliyor, bir tecrid dönemi geçiriyor. Daha sonra da hakkında tevbesinin kabulüne dair ayeti kerime inzal oluyor. Burada yalan söylemediği için Cenabı Hakk’ın ona bir mükâfatı da var diyebilir miyiz?

Cevap: Doğruluğu, suçunu kabul etmesi, itiraf etmesi, yalan söyleyebilecekken yalan söylememesi Cenabı Hakk’ın huzurunda sadakat olarak değerlendiriliyor… Ve tabi samimi tevbe etmesi, pişmanlık duyması. Hatta bu pişmanlığı, sadakati o kadar üst boyuta varıyor ki, Allah Rasulü ailesine buyuruyor ki “Ona yanaşma, odasına girme!” O kendisi hanımını çağırıyor daha hanımı buna söylemeden hanımına diyor ki; sana Rasulullah nasıl talimat buyurduysa öyle yap. O selam vermeyin buyurdu, sen de bana selam verme ve bana hizmet etme. Evin bir odasında dur… 

Bu noktaya varıncaya kadar kabul ediyor. Demiyor ki misal, bu kadarı da fazla. Veya dışarıdaki selam vermiyor, sen gel git benim işlerimi gör, demiyor. Bu noktada da Allahu Teala’ya teslimiyet gösteriyor. Elli gün sürüyor bu mevzu. Daha sonra يَااَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ - Allah’tan korkun ve sadıklarla, salihlerle beraber olun!” emri geliyor. Yani Cenabı Hak ona cemaate gel, diye buyuruyor. Cenabı Peygamber Ka’b’a dayısıyla haber gönderiyor. O da sürünerek geliyor, yüzünü yere sürüyerek geliyor Rabbim beni af buyurdu diye... 

Oradaki sıdkı, sadakati Allah’ın emrine teslimiyet gösterişi, yaptığı yanlışın farkında olması bunlar müthiş şeyler… Yalana müracaat etmiyor. Altı kişiler bunlar, üçünün tevbesi kabul ediliyor, üçünün ki de yalan söyledikleri için kabul edilmiyor. Dolayısıyla imanları da kabul edilmiyor. İşin bu boyutu da var, Allah esirgesin. 

Şimdi bize ayet gelmiyor da biz kendimizi bilemiyoruz. Ama kendimizi çok fazla da rahat hissetmemeliyiz. Şekavetin ıstırabını hissetmemiz lazım. Ğavsımız öyle buyuruyordu: “Şekavetin ızdırabını hissedemeyenler; saadetin, hidayetin lezzetini tadamazlar.” Günahın ızdırabını, çilesini iliklerimize kadar hissetmemiz lazım. O hisle birlikte yapılan samimi tevbe, tevbedir. O temizleyicidir. Nasuh tevbesi odur. 

Sufiyye hazeratı öyle buyurmuş; günahın küçüklüğü büyüklüğü değil, kime karşı yapıldığı meseledir. Allah büyükse -amenna- büyüğe karşı yapılan her suç büyüktür. Meseleye böyle bakmışlar ve böyle kendilerini sakındırmaya çalışmışlar. 

Biz başta “küçük” diyerek günahı küçültüyoruz. Belki bu bize ruhsat olarak söylenmiş, tamam, ama Hakk’ın büyüklüğünü, Hakk’ın incinmesini düşününce biz de Hazreti Ka’b gibi o çileyi adeta kendi bünyemizde çekmeliyiz ki “Ben Rabbimi incittim...” 

Necmeddin-i Kübra hazretlerinin yanına baştan aşağı siyah giymiş adamın biri geliyor. Hazret soruyor ona: 

-Nedir senin bu halin, niye sen hep siyah giyinmişsin? Adam, 

-Ben Rabbimi öldürdüm onun matemini tutuyorum, demiş. Hazret,

-Sen kâfir misin, defol. Sen kimsin ki Rabbini öldürüyorsun, demiş kovalamış.

On dakika sonra adam geri gelmiş. Sen yine mi geldin, demiş ve müridlerine, vurun buna, darbedin demiş. Müridler dövmüşler, kovmuşlar. 

Adamı yetmiş kere dövmüş, kovmuşlar; yetmiş kere geri gelmiş. 

Ondan sonra Necmeddin Kübra hazretleri adama iltifat etmiş, ona hürmet etmiş. Müridler demişler ki “O zaman niye dövdük adamı, niye eziyet ettik?” Buyurmuş ki: “O dedi ki ben Rabbimi öldürdüm. Yani demek istedi ki ‘Ben nefsime tapıyordum nefsimden kurtuldum.’ Ben de baktım ki sözünün eri mi, nefsi var mı, kalmış mı? O yüzden bunları ona yaptırdım. Baktım ki nefsi kalmamış, hakikaten öldürmüş.”

Şimdi tapındığımız -haşa- ilah konumuna getirdiğimiz bu nefsimizin ızdırabını hissedip ondan kurtulmalıyız. O zaman tevbe samimi olur, o zaman tevbe o sahabenin tevbesi, Nasuh tevbesi olur. “اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ - Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.” (Bakara, 222) Allah’ın sevebileceği, Allah’ın sevgisine mazhar olabilecek bir tevbe olabilir. 

Bizim tevbelerimize de tevbe lazım. Biz tevbe ediyoruz dönüp aynı şeyi işliyoruz. Tevbe bize bir ikrah getirmiyor. Günahtan soğuma getirmiyor. Dil çabukluğuyla estağfirullah, estağfirullah diyoruz bitiyor. Şimdi biz namazlardan sonra yüz kere estağfirullah söylüyoruz. Acaba bunu söylerken gerçekten bunun ne kadar tevbe olduğunun farkındayız. Yoksa yolumuzun bir usulü diye, dil çabukluğu marifet, çabucak bitsin diye mi söylüyoruz. Hiç düşünmeden, gerçekten düşünmeden, gönlümüz sızlamadan estağfirullah diyoruz. Usul olduğu için diyoruz. 

Hayır, mesele bir usul değil. Kabul etmemiz gereken şey; aczimiz, günahımız. Bu bizim canımızı yakmalı ve bundan pişmanlık duymalıyız. Adeta bir yara bu, kanayan bir yara; bunu tedavi etmeliyiz. İstiğfar bunun için. Bu bir usul değil… Yok, Nakşibendi usulü veya misal Cenabı Peygamberin sünneti… 

Sünnetleri de sırf sünnet diye yapmayalım bu sünnetin de bir anlamı, bizden istenilmesinin bir sebebi var. Birebir bir menfaati, bir faydası var. Öyleyse bunu düşünerek yapalım. 

Namazdan sonra kelimei tevhid söylüyoruz, Cenabı Peygamber’e salatu selam getiriyoruz, ondan sonra Rabbimize istiğfar ediyoruz… Bunları düşünerek yapmalıyız. Bu da tesbihatın bir parçası deyip geçiyoruz. 

Allah tevbe edenleri seviyorsa adeta kendimizle yarışmalıyız; Allah’a sevimli olabilmek için. Ve bize Nasuh’u örnek gösteriyor Mevlamız, Nasuh gibi olmalıyız, her estağfirullah dedikçe Nasuhlaşmalıyız…

 

Bu kategoriden diğerleri: « GİZLİ ŞİRKE AÇILAN KAPI: YALAN

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort