JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cuma, 01 Aralık 2017 00:28

KURBAN İBADETİ ve MAHİYETİ

Kurban İbadeti ve Mahiyeti

Kurban İbadeti ve Mahiyeti - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Kurban İbadeti ve Mahiyeti

 

Yaklaşmak, Allah’a yakın olmaya vesile olan şey anlamına gelen “kurban” kelimesi, dini terim olarak, Allah rızasını kazanmak amacı ve ibadet niyetiyle belirli vakitte, belirli nitelikleri taşıyan hayvanı usulünce kesmek demektir.

Kurban ibadeti, hem sözlük manasından hem de ıstılahî manasından anlaşılabileceği gibi bizi Allah’a yaklaştırıcı bir ibadet sayılmıştır. Allahu Teala, Kur’an-ı Kerim’de;

“Onlara Âdem’in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine): Seni öldüreceğim, demişti. Diğeri ise şöyle demişti: Allah, yalnız kendisinden korkanlardan (kurbanlarını) kabul eder.” (Mâide 5/27) ayetiyle Habil ile Kabil arasında geçen kıssayı bize bildirmiş ve bu ibadetin ilk insanlardan vahyin nazil olduğu güne kadar süre geldiğini bildirmiş, bize emredilmiş olması dolayısıyla da kıyamete kadar devam edeceğini haber vermiş oldu. 

“Biz, her ümmete -(kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah’ın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık. İmdi, ilâhınız, bir tek ilâhtır. Öyle ise, O’na teslim olun. (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve mütevazı insanları müjdele!” (Hac 22/34) ayetinde de yukarıdaki manayı teyid edercesine uygulamaları şeriatlere göre farklı olsa da her ümmete kurbanı emrettiğini bizlere bildirmiştir. 

Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri ayeti şöyle tefsir buyurmuşlar; “Bu mübarek ayetler, vaktiyle diğer ümmetler için de kurban kesip Allah’ı anmada bulunacakları mahaller tayin buyrulmuş olduğunu bildiriyor, bütün milletlerin ilâhı, yalnız Allah Teala olup ancak O’na kullukla mükellef bir halde ibadet ve itaatte bulunan kulların vasıflarını bildirerek kendilerini müjdeliyor. Kurbanların dinî alâmetlerden olup ne şekilde kesileceklerini ve onlardan nasıl istifade edileceğini ve kimlere etlerinin dağıtılacağını Allah’ın rızasını kazanmaktan ve ilâhi ihsana karşı şükür sunmaktan ibaret bulunduğunu beyan buyurmaktadır.” 

İmamı Azam Ebu Hanife’ye göre Zilhicce ayının on, on bir ve on ikinci günlerinde akıllı, buluğa ermiş ve nisap miktarı (80.18 gram altın veya bu değerde para veya ticaret malı) para veya servete sahip olan mukim müslümanlar kurban kesmekle yükümlüdür. İmam Şâfiî, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel’e göre de diğer şartları taşımakla birlikte dinen yolcu sayılan kimseler de kurban kesmekle yükümlüdürler.

Zekât ile yükümlü olmak için nisap miktarı malın artıcı nitelikte olması ve üzerinden bir yıl geçmesi şartı olmasına karşılık, kurban ibadeti ile yükümlü olmak için bu şartlar aranmaz. Bir kimse Kurban Bayramı’nın üçüncü günü akşam vaktine kadar nisaba malik olsa kurban kesmek onun üzerine vacib olur.

Kurban kesmek İmamı Azam Ebu Hanife’ye göre vacip, İmam Muhammed, İmam Ebu Yusuf, İmam Şafiî, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel’e göre sünnet-i müekkededir. Hükmünün vacip veya sünnet-i müekkede olması, uygulamaya bir etki yapmamaktadır. Zira her iki görüş sahipleri de gücü yeten kimsenin kurban kesmelerini öngörmektedir. Ulema-i izam hazeratı imkânı olanların kurban kesmeyi terk etmelerine ruhsat vermemişlerdir.

“Kim imkânı olduğu halde kurban kesmezse bizim mescidimize yaklaşmasın.” mealindeki hadis, İmamı Azam’ın bu konudaki görüşünün dayanaklarından biridir. Hadisin, Ebu Hanife’ye delil oluşu şu yoruma dayanmaktadır: “Hadiste yer alan böylesine güçlü bir uyarı, ancak vacip olan bir ibadetin terki konusunda yapılmış olabilir. Kurban vacip olmasaydı terk eden kimse için Hz. Peygamber böyle bir ifadeyi kullanmazdı.” Ebu Hanife’ye göre kurbanın vacip olduğunun diğer bir delili Peygamberimiz’in kurban kesmeyi hiç terk etmemiş olmasıdır. Ayrıca, Hz. Peygamber’in, Ebu Bürde’ye namazdan önce kestiği kurbanın yerine bir başkasını kesmesi gerektiğini söylemiş olması da, kurbanın vacip olduğunu gösteren bir delildir.

İmam Azam Hazretleri ayrıca Efendimiz’in; “Kim (bayram) namazını kılmadan önce kurbanını kesmişse, yerine bir diğerini kessin. Kurbanını henüz kesmemiş olan da ‘Bismillah’ diyerek kessin.” şeklindeki hadisini de kurbanın vücubuna delil saymıştır.

Kurbanın müekked sünnet olduğunu söyleyenlerin delilleri ise bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de açık bir emrin bulunmaması ve Peygamberimiz’in bazı hadisleridir:

“Bilinen on gün (Zilhiccenin on günü) girdiği vakit kurban kesmek isteyen kimse, (kurban edeceği hayvanın bedeninden) bir kıl almasın, bir tek tırnak kesmesin.”

“Bu hadiste Peygamberimiz ‘kurban kesmek isteyen kimse’ ifadesiyle kurban kesmeyi kişinin iradesine bırakmıştır. Bu da kurban kesmenin vacip olmadığını ifade eder.” demişlerdir.

Bugün anladığımız manada kurban ibadeti, Hazreti İbrahim peygamberden bize kadar devam eden bir uygulamadır. Hz. İbrahim, bir oğlu olduğu takdirde en sevdiği şeyi Allah’a kurban etmeyi adamıştı. Zaman geçip oğlunun dünyaya gelmesinden sonra, kendisine bu ahdi rüyasında hatırlatılmış; İbrahim (as) rüyasını, oğlunu kurban etmesi gerektiği şeklinde yorumlamış ve büyük bir imtihan karşısında olduğunu anlamıştı. Hz. İbrahim hiç tereddüt göstermeden bu konuyu eşi Hz. Hacer’e ve oğlu Hz. İsmail’e açmış; ailecek bu emre itaat edip büyük bir teslimiyetle ilâhî emri yerine getirmeye yöneldikleri sırada, yüce Allah, onların bu bağlılıklarına karşılık Hz. İsmail yerine bir koçun kurban edileceğini Cebrail vasıtasıyla kendisine bildirmişti: “(Ve O’na) O boğazlanması emredilmiş olan oğul için (bir büyük) temiz, kadri yüce (kurbanlık bedel verdik) o oğulun boğazlanması kaldırıldı, O’nun yerine öyle bir hayvanın kurban olarak kesilmesi emredilmiş oldu.” (Saffat 37/107) Deniliyor ki: “Bu kurban kesilecek hayvan, vaktiyle Habil’in Allah’a sunduğu kurban idi ki, cennette otlatılmakta bulunmuş idi.” Doğrusunu Allah bilir.

Kur’an’da kurban kesilmesi emredilmektedir: “Rabbin için namaz kıl, kurban kes.” (Kevser, 108/2). Ekser ulema bu âyetteki “venhar” emrinin, “kurban kes” anlamına geldiğini ifade etmişlerdir. Kurban ibadetinin kesin dayanağı, konu ile ilgili Peygamberimiz’in sözleri ve uygulamalarıdır. Kurban ibadeti; hicretin ikinci yılında meşru kılınmıştır. Peygamberimiz (as) birçok hadisinde kurban kesilmesini teşvik etmektedir: “Âdemoğlu kurban bayramı günü, Allah katında kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmaz. Şüphesiz ki kesilen kurban kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnakları ile gelir. Hiç şüphe yok ki kesilen kurban, kanı yere akmadan önce Allah katında kabul görür. Öyleyse gönüllerinizi kurban ile hoş ediniz.”

Peygamberimiz (as) Medine’de on yıl ikamet etmiş ve her yıl kurban kesmiştir. Enes (ra) anlatıyor: “Rasulullah, yedi deveyi kurban olarak eli ile ayakta kesti. Medine’de ise, boynuzlu ve alacalı iki koç kurban etti. Rasulullah (as) keserken tekbir getiriyor, besmele çekiyor ve ayağını hayvanların boyunlarının üzerine koyuyordu.”

Diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi kurbanda da niyet ve ihlas şarttır. İhlas, bir işi, bir ibadeti sadece Allah’ın rızasını kastederek yapmaktır. Kur’an-ı Kerim’de; “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.” (Hac 22/37) anlamındaki ayet, bütün ibadetlerin temel şartı olan ihlasa kurban cihetinden de vurgu yapmaktadır. Sevgili Peygamberimiz de, bu hususu şöyle ifade etmektedir: “Amellerin kıymeti ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise, eline geçecek olan ancak odur.”

Dinen kurban edilebilecek hayvanlar; koyun, keçi, sığır, manda ve devedir. Bunların dışındaki hayvanlardan kurban edilebileceğine dair bir delil yoktur. Kurbanlık hayvanlardan koyun veya keçi ancak bir kişi tarafından kurban edilir. Bunun yanında sığır, manda ve deve yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban edilebilir. Ortakların tek veya çift olmalarında da bir sakınca yoktur. Ortakların iştirakiyle kesilen kurbanlarda, ortakların hepsi ibadet niyetiyle katılımda bulunmalıdırlar. İçlerinden herhangi biri ya da birilerinin akika ya da adak kurbanlarına niyet etmesi, diğerlerinin de vacip olan kurbana niyet etmelerinde bir sakınca yoktur. Fakat ortaklardan biri herhangi bir şekilde kurban niyetiyle değil de, et alma kastıyla kurban kesimine iştirak ederse, bu durumda diğerleri de niyet ettikleri kurbanları kesmiş sayılmazlar. Onun için kişi kimle ortaklık yaptığına dikkat edilmeli. Unutulmamalıdır ki faize bulaşmış, abdest namazdan bihaber, haram ile arasında kesin hudutlar bulunmayan kimselerle ortaklık da son derece tehlikelidir. Çünkü bu tip işlerle iştigal eden kimsenin sahih bir niyette bulunabilmesi çok zor ihtimaldir. Zira amelinin bozukluğu niyetinin de bozukluğuna işaret eder.

Koyun ve keçi cinsi hayvanlar, bir yaşını doldurduktan sonra kurban edilebilir. Koyunun, altı ayını tamamladığında, bir yaşını doldurmuş, diğer koyunlar gibi semiz ve gösterişli olanı da kurban edilebilir. Sığır ve manda cinsinden olan hayvanlar iki yaşını, deve ise beş yaşını doldurduktan sonra kurban olarak kesilebilir.

Kurban bir ibadet olduğu için kurbanlık hayvanların, kurban olmaya mani kusurları taşımaması gerekir. Bu kusurlar Peygamberimiz’in hadislerinde; “Topallığı açıkça belli olan, körlüğü açıkça belli olan, hastalığı açıkça belli olan hasta ve iliği kurumuş derecede zayıf olan hayvanlar kurban edilmez.” şeklinde ifadesini bulmuştur. Ayrıca bu hadisin ışığı altında, kurbanlık hayvanın kurban olmasına mani kusurları şöyle özetlenebilir: İki veya bir gözü kör, aşırı derecede zayıf, yürüyemeyecek derecede kötürüm ve topal, kulağının ve kuyruğunun üçte birden fazlası kopmuş, dişlerinin yarıdan fazlası dökülmüş, doğuştan kulağı olmayan, koyun ve keçide bir, sığırda iki memesi kurumuş, ağır hasta olan hayvanları kurban etmek caiz olmaz.

Diğer taraftan kurban edilecek hayvanın, sağlıklı, azaları tamam ve besili olması, ibadetin gaye ve mahiyetine uygun olduğu gibi, sağlık kurallarına da uygun düşer. Bu itibarla kurbanlık satın alırken, kusurlu olup olmadığına dikkat etmek gerekir.

Kurban, bayram namazı kılınan yerlerde, kurban bayramının ilk üç günü bayram namazının kılınmasından sonra, üçüncü günü akşamına kadar olan süre zarfında kesilebilir. Bayram namazı kılınmayan yerlerde ise, aynı süre içinde sabah namazı vaktinden itibaren kurbanlar kesilebilir. Arefe günü veya bayramın ilk üç gününden sonra kurban kesmek caiz olmaz. Nitekim bir hadiste Hz. Peygamber: “Bugünümüzde yapacağımız ilk şey bayram namazını kılmak, sonra (evlerimize) dönüp kurban kesmek olacaktır. Her kim böyle yaparsa sünnetimize uygun iş yapmış olur. Kim (namazdan) önce kurban keserse, o ancak ailesine bir et sunmuş olur. Bu kestiği kurban olmaz.” buyurmuşlardır.

Kurbanın rüknü, kurban edilmesi caiz olan hayvanlardan birini kesmek olduğundan, kurbanın bedelinin yoksullara verilmesiyle kurban kesilmiş olmaz. Bu şekilde verilen para sadaka olur. Efdal olan kişinin kurbanını bizzat kesmesidir, çünkü Peygamberimiz (as), kurbanlarını bizzat kendisi kesmiştir. Bir kimse kurbanını bizzat kesemiyorsa, o zaman ehil birine vekâlet vererek kurbanını kestirir. Kendisi de mümkünse orada hazır bulunur. Kurbanı kesen kimse, kurbanlık hayvana eziyet vermemelidir. Ehil olmayan kişiler kurban kesmemeli ve kesim esnasında hayvana eziyet edilmemelidir.

Kesim esnasında hayvan yere yatırılırken, “Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim, ben Allah’a ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim.” (En’am 6/79) ve “Şüphesiz benim namazım, ibadetim (kurbanım) hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am 6/162) mealindeki ayetleri okur. Kurban kesen kişi devamla, “Allahuekber Allahuekber, la ilahe illallahu vallahu ekber, Allahuekber velillahi’l-hamd” der, ara vermeden “Bismillahi Allahuekber” diyerek kesimi yapar. Usulüne göre kesim işlemi, hayvanın yemek ve nefes boruları ile iki şah damarının kesilmesi ile gerçekleşir. Hayvan henüz ölmeden başını bedeninden ayırmak ve derisini yüzmeye başlamak, uygun bir davranış olmaz. Kurban kesildikten sonra sahibinin iki rekât namaz kılarak şükürde bulunması güzel bir davranış olur.

Deve ve sığır gibi hayvanlar ortaklaşa kurban edildiğinde, etleri ortaklar arasında tahmini olarak değil, tartılarak taksim edilmesi kul hakkına riayet çısından son derece önemlidir.

Kur’an-ı Kerim’de kurban eti hakkında, “…Ondan yeyiniz, yediriniz.” (Hac 22/36) buyrulmuştur. Kurban kesmenin maksatlarından biri de, yoksulların evine et girmesini temin etmektir. Bu itibarla, kurban etinin hepsini yoksullara sadaka olarak dağıtmak veya aile efradı için alıkoymak caiz ise de, en uygun olanı kurban etini üçe taksim edip, birini kurban kesemeyen kimselere dağıtmak, bir bölümünü akraba, tanıdık ve komşulara ikram etmek, birini de aile için alıkoymaktır. Şayet kurban kesen kimsenin aile fertleri kalabalık ve hali vakti de çok iyi değilse, kurban etini dağıtmadan tamamını çoluk çocuğu için alıkoyabilir.

Cenabı Hak, kestiğimiz ve keseceğimiz kurbanlarımızı, Zâtı’na ve emirlerine olan bağlılık ve sadakatimizin göstergesi bütün ibadetlerimizi kusurlarına bakmayarak kabul buyursun. Tüm ibadetlerimizi salihlerin amellerine ilhak buyurup kabullerin en güzeli kabul eylesin. Bizleri de başta peygamber efendilerimiz olmak üzere salihlerin şefaatleriyle şereflendirsin.

Not: Bu yazımızı hazırlarken Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı M. Şemsettin ÜNAL tarafından kaleme alınan “Kurban İbadeti” adlı makaleden, Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri’nin “Kurân-ı Kerim’in Türkçe Meâli Âlîsi ve Tefsiri” ve “Büyük İsmlam İlmihâli” isimli eserinden istifade edilmiştir.

 

Yazar: Abdülkadir Visâlî

 

Ve Ona Büyük Bir Kurbanı Fidye Olarak Verdik

''Ve Ona Büyük Bir Kurbanı Fidye Olarak Verdik'' - Tamer Doymuş

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

''Ve Ona Büyük Bir Kurbanı Fidye Olarak Verdik

 

“(Rasulüm) Biz Sana kevseri verdik. Onun için Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz Sana hınç besleyendir.” (Kevser 1-3)

“Biz, her ümmete (Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah’ın adını ansınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık. Şimdi, İlâhınız, bir tek İlah’tır. Öyle ise, O’na teslim olun. O ihlâslı ve mütevazı insanları müjdele!” (Hac 34)

Kurban, muayyen bir vakitte, muayyen bir hayvanı ibadet maksadıyla usulüne uygun olarak kesme. Sözlükte yaklaşmak anlamına gelen kurban, Allah’a yaklaşmayı Allah yolunda malların feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve şükrü ifade eder. Yukarıda Hac suresindeki ayette geçen “mensek” kelimesi ibadet ve Allah’a yaklaştıran ameller anlamına gelmektedir.

Ihbat; korkmak, tevazu göstermek demektir. “muhbitin” mütevazı itaatli, Allah korkusu ile vasıflı, temiz inançlı olan şahıslar manasına gelmektedir.

Cenabı Hak ayeti kerimede ibadet ve itaatte bulunan kulların vasıflarını bildirerek kendilerini müjdeliyor. Kurbanların dini alametlerden olup ne şekilde kesileceklerini ve onlardan nasıl istifade edileceğini ve Allah’ın rızasını kazanmaktan ve ilâhi ihsana karşı şükür manasında olduğu ifade edilmektedir.

“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) ‘Andolsun seni öldüreceğim!’ dedi. Diğeri de ‘Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder!’ dedi.” (Maide 27)

Bir hadisi şerifte: “Muhakkak sadaka, isteyenin eline ulaşmazdan önce Rahmanın eline ulaşır.” 

Bu hadisin anlamı şöyle izah edilmiştir: Muhakkak ki Allah Teala amelinde ihlâslı davrananın amelini kabul buyurur. İbadetleri anlamlı kılan şey şüphesiz ki niyettir. Zahiren belki fiiller vücubiyeti düşürse de ibadetin kendisinden beklenilen amaç gerçekleşmez. Misal, amellere riya karışırsa o amelin hakikatinden mahrum kalınır. O amelin neticesinde beklenen şey geçekleşmez.

“Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır. Size verdiği hidayetten dolayı Allah’ı büyük tanımanız içindir ki O, hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. Güzel davrananları müjdele!” (Hac 37)

Hace Hazretleri (ksa) Mefâtihu’l-Ünsiyye fî Enfâsi’l-Kudsiyye (Kudsî Nefeslerle Yakınlık Anahtarları) isimli eserinde kurbanla ilgili bölümde şöyle buyuruyorlar:Cenabı Hak: “Bunların ne kanı ne de eti Bana ulaşır.” buyuruyor. Burada Allah’a ulaşacak olan şey sizin takvanızdır. İbadet olan yönü aslında budur. O takva nasıl elde edilir? Malum bütün semavî dinlerin üç temel esası var: Tevhid, risalet ve ahiret. Bütün dinler, sacayağı gibi bu üç temel esas üzerine oturtulmuştur. Kurban kesmek de tevhidle alakalıdır. Tevhidi tamamlayıcı bir unsurdur. İnsan bununla dinini tamamlar. Yani dinini kemale erdirir. Bunu bugün de görüyorsunuz. İnsan kalbi Allah’tan uzaklaştıkça, Allah’tan gafil oldukça değişik şeylere yönelmekte ve yöneldiği şeyleri yönelişine göre bazen kutsamakta. Ona uluhiyet isnat edebilmekte. Bu şahıs olabiliyor, kurum olabiliyor, eşya olabiliyor... Tarihte de bu vardı. İnsanlar belli sebeplerden dolayı bazı hayvanları mukaddes saymışlardır. İsrailoğulları boğayı mübarek-mukaddes saymışlardır, Bakara Suresi bunun için nazil olmuştur. Samiri âdetinin temeli de buraya dayanır. İşte bu sebepten Cenabı Hak onlara bir boğa kesmelerini emredince ihtilafa düştüler. Kesmek istemedikleri için, kesmeden imtina ettikleri için ihtilafa düştüler. ‘Mukaddes olduğu için kesilmez.’ dediler. Şimdi Hindistan’da bir Hindu’ya inek kestirebilir misiniz? İmtina ettiler, sarı mı olsun, kırmızı mı olsun, alaca mı? Boynuzlu mu olsun, boynuzsuz mu? Bunlar birer kaçış yollarıydı. İsrailoğulları kendi putlarına dokunmak istemedikçe adeta Cenabı Hak ısrarla üzerinde durdu: “Kesin!” Ve neticede hayvanı kestiler.

Müslümanlara da bu sebepten dolayı kurban emredildi. Allah Teala: “Biz, her ümmete (Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah’ın adını ansınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık.” (Hac 34) buyuruyor. Peki, niçin emredildi? Gönlünüzdeki şirki kesin. Allah’tan başka tapındıklarınızı, mukaddes saydıklarınızı, yöneldiklerinizi kesin. Yani onlarla ilişkiyi/alakayı kesin. Allah’ı dinleyin, tevhide dönün... Kurbanın asıl amacı bu. İşte takvaya ulaştıran yönü burası. Allah’tan korkmayı, Allah’ı kâmil olarak tanımayı getiriyor. Bugün belki biz ineğe/öküze tapmıyoruz ama paraya tapıyoruz, dünyaya tapıyoruz, kariyere tapıyoruz… Biz de Samiriler gibi kendimize göre kültürümüze, yaşam tarzımıza göre altın buzağılar üretip tapınıyoruz. Kurbana verdiğimiz para ile adeta bu duygulardan arınıyoruz, bu duygulardan temizleniyoruz. Kurban bunun için kesiliyor. Fakire/komşuya et vermek, bunlar tali illetler. Kan akıtmak aslî sebepten değil. Aslî sebep: Sen içindeki zehrini akıt. Kalbinde biriktirdiğin masiva zehrini akıt… Çünkü mal, para senin kanın, canın gibi. Onları öyle benimsemişsin. Kalbinden bunları çıkar. Kurbandaki gaye bu… Bununla insan dinin temel esaslarından biri olan tevhide erişmiş, tevhidi ta- mamlamış oluyor. Bu ise çok yüce, çok ulvî bir maksat.

Bugün bu iki şey rahatsızlık veriyor. Müslümanların asıl olarak üzerinde durması gereken nokta ve bugünkü mücadelenin temeli bu olmalı: Tevhid mücadelesi… Kurbandaki gaye de tevhidi açığa çıkartmak, tevhidi kemale erdirmektir. Toplumun altın buzağılarının kesilmesidir. Buna gücü olan, imkânı olan her mümin ısrarcı olmalıdır.

Bir işi ‘Allah için yapıyoruz, Allah için yapmak lazım!’ derken o işi ciddi olarak Allah ile irtibatlandırmak lazım. Bu da sebebini bilerek olur. Bizim hadiselerimizin yerine ulaşmamasının nedeni bu, ortada kalıyor. Meselelerimizi Allah’la irtibatlandıramıyoruz. Belki sözlü olarak bunu ifade etmeye çalışıyoruz ama bilinçli olamıyoruz. Bu da meselelerden istenilen verimi getirmiyor. Takvaya eriştirecek sebep, kurbanın isteniliş sebebi bu. Hutbelerimizde, vaazlarımızda, sohbetlerimizde önce bu gayeyi teslim edelim, tespit edelim ki anlaşılsın.

Bu kargaşada tevhidimize de bir şeyler karışabiliyor. Ve müslümanlar Allah’tan gayri şeyleri kutsallaştırabiliyorlar. Onların etkisi, tesiri altına girebiliyorlar. Kurbanla bunların kesilmesi isteniyor. Allah’tan gayri, O’nun Zatî muhabbetinin dışında her neyin etkisindeysek o etkilerden sıyrılmamız isteniyor. Ulaşacağımız takva bu… Allah’ın bizden istediği de bu…” Diğer ayeti kerimelerde mealen şöyle buyruluyor:

“İşte kim Allah’ın yasaklarına saygı gösterirse bu Rabbinin yanında kendisi için daha hayırlıdır. (Kur’an’da haram oldukları) okunanlar dışındaki hayvanlar sizlere helâl kılınmıştır. Artık o murdar putlardan kaçının. Yalan sözden de kaçının.”

“Allah’ın muvahhidleri olun. O’na ortak koşanlardan olmayın. Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o gökten düşüp kendisini kuşlar kapmış veya rüzgâr kendisini ıssız bir yere sürüklemiş olduğu (kimse) gibidir.” 

“İşte kim Allah’ın mukaddes kıldığı esaslara saygı gösterirse şüphesiz ki bu kalplerdeki takvadandır.” 

“Bunlardan (kurbanlıklarda) belirli bir müddete kadar sizin için menfaatler vardır. Sonra varacakları yer Beyt-i Atik (Kabe civarı) dır.” (Hac 30-33)

“Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler; namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcarlar.” (Hac 35)

İhlâslı kulların bazı vasıfları tefsirde şöyle ifade edilmiştir:

-Allah anıldığı zaman korku ve huşu duymaları: “Onlar Allah anılınca kalpleri titreyen kimselerdir.” Yani Allah’ın adı anıldığı zaman bundan kalpleri ürperir.

-Musibetlere karşı sabırlı olmaları: “Uğradıkları musibetlere sabrederler.” Yani Allah Teala’ya itaat hususunda elem ve meşakkatlere tahammül ederler.

-Namazı dosdoğru kılmaları: “Onlar namazı dosdoğru kılanlardır.” Namazlarını vakitlerinde, Allah Teala’ya huşu ile birlikte, erkânları ve şartları tam olarak eda ederler.

-Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği şeylerden Allah yolunda harcamaları: Onlar Allah’ın kendilerine verdiği helâl rızkın bir kısmını ailelerine, yakınlarına, fakirlere ve muhtaçlara infak ederler. Allah Teala’nın koyduğu sınırları muhafaza ederek yaratılmışlara güzellikle muamele ederler

Kurbanda şüphesiz ki akla ilk gelen Hz. İbrahim (as) kıssasıdır. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in (as) kıssası Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince, ‘Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün; ne dersin?’ dedi. O da cevaben: ‘Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun!’ dedi.

Her ikisi de teslim olup, İbrahim onu alnı üzerine yatırınca, ‘Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz muhlisleri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır.’ dedik.” (Saffat 102-106)

Bu mübarek kıssa birçok dersler içermektedir. Bu hususlar tefsirlerde geniş olarak izah edilmiştir: Hz. İbrahim (as) oğluna alıştığında ve Hz. İsmail (as) çocukluktan kurtulup da onunla birlikte koşma çağına eriştiğinde ve yaşantısında ona eşlik edebilecek çağa geldiğinde Hz. İbrahim’e (as) rüyada verdiği söz hatırlatılıyor ve Hz. İbrahim büyük bir iç huzuru ve teslimiyetle emri yerine getirmenin gayreti içinde oluyor. Çünkü isteyen Mevla. Mevla’nın istediği baş ve göz üstüne. Önemli olan Rabbin isteğinin gerçekleşmesidir. Hem Hz. İbrahim hem de Hz. İsmail bu emri tam bir itaat ve teslimiyet içinde yerine getirmekte olduklarını ayeti kerimeden öğreniyoruz: İsmail (as) şöyle diyor: “…Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun…” (Saffat 102)

Hz. İsmail (as) emri sadece itaat ve teslimiyetle kabullenmekle kalmıyor, fakat bunun yanında hoşnutluk ve kesin bir inançla karşılıyor. Bu teslimiyet içinde ayrıca terbiye ve edebi de öğreniyoruz. Muhakkak ki Hz. İsmail (as) bu teslimiyeti, edebli ve ahlaklı, Hanif dininin önderi olan Hz. İbrahim (as) gibi bir Peygamber (mürşidi kâmil) tedrisatından elde etmiştir. 

“Rüyana sadakat gösterdin ve onu gerçekleştirdin.” Yüce Allah’ın istemiş olduğu, boyun eğmek ve kendisine samimi bağlılıktır. Ancak bunun, gönülde Allah’tan başkasına yer olmayacak şekilde gerçekleşmesi, onun emrinden başkasına değer verilmemesi ve O’ndan başkasına sevgi beslenmemesi şeklinde olması isteniyor. Yukarıda da ifade edildiği üzere Mevla’ya olan sevginin yerine geçecek her ne varsa kurban ile bütün bunları aradan çıkarmak murad edilmiştir. O’nun emrine, isteğine uyarak “Niçin?” diye sormadan, emre teslimiyeti, itaatin nasıl olması gerektiği anlatılmaktadır. Nefsinde kendine pay çıkarmadan, İnsanın Mevla’ya sunacağı şeyin metod ve şeklinin seçimini kendisi yapmaksızın, Mevla nasıl olmasını istiyorsa, öyle davranarak Allah’ın takdirine razı olmaktır, kulluk. Ancak bu şekilde Hakk’ın rızası elde edilir, sevgisi kazanılır.

İşte bu teslimiyetin neticesinde Hak’tan gelen ilk ikram: Ayeti kerimede şöyle buyruluyor: 

“Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık: İbrahim’e selâm olsun. Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır. Salihlerden bir peygamber olarak O’na İshak’ı müjdeledik. Onu ve İshak’ı bereketli kıldık. Lâkin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak.” (Saffat 107-111)

Kurbanın fazileti konusunda birçok hadis rivayet edilmiştir:

-Hz. Hüseyin’den (ra) rivayetle Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Kim gönül hoşnutluğu ile mükafatını Allah’tan umarak, kurban keserse, bu kendisini cehennem ateşinden korur.”

-Hz. İbn Abbas’dan (ra) rivayetle Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Bayram gününde gümüş para, Allah katında kurbanlıktan daha sevimli bir şeye harcanamaz.”

-Hz. Aişe’den (r.anha): “Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Âdemoğlu Kurban bayramı günü işlenen amellerden olarak kurban kanı akıtmaktan Allah katında daha sevimli bir amel işlememiştir. Muhakkak ki kurban edilen hayvan kıyamet günü boynuzları, kılları ve çatal tırnaklarıyla gelecektir ve muhakkak ki kan, yere dökülmeden önce Allah katında yüce bir mevkie ulaşır. Dolayısıyla kurbanla nefislerinizi temizleyin.”

-Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu anh’dan rivayetle Allah Rasulü (sav) şöyle buyurdu: “Kimin imkânı olup da kurban kesmezse, mescitlerimize asla yanaşmasın.”

“Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken üzerlerine Allah’ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı çıktığında) onlardan hem kendiniz yiyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.” (Hac 36)

 

Kaynak:
-El-Camiu li Ahkamil Kuran, Kurtubi
-Fizilal’il Kuran, Seyyid Kutub
-Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
-Tefsirü’l-Münir, Vehbi Zuhayli
-Tergib ve Terhib

 

Yazar:  Tamer Doymuş

 

Cuma, 01 Aralık 2017 00:16

ALLAH’A (CC) YAKINLIK

Allaha cc Yakınlık

Allah'a (cc) Yakınlık - Vahdettin Şimşek

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Allah'a (cc) Yakınlık

 

Dergimizin kıymetli okuyucuları;

Bu günler kurban bayramına hazırlık günleri ve bu ayın başı da kurban bayramı olduğu için ana konumuzu kurban ibadeti, kurban ibadetinin mahiyeti olarak belirledik. İlk iki yazarımız konuyu bu minval üzere sizlerin faidesine sunmaya çalıştılar. Biz ise konumuzu kurban kelimesinin asıl manası olan kurbiyyet, yani Allah’a yakınlık üzerine hazırlamaya çalıştık.

Rabbimiz Teala hazretleri Kur’an-ı Kerimi’nde: “Andolsun ki, insanı biz yarattık, nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biliriz ve biz ona habl-i veritten (şah damarından) daha yakınız.” (Kâf 16) buyuruyorlar.

İsmail Hakkı Bursevi hazretleri (ks) ayeti tefsirinde: “Ayette geçen ‘habl’ kelimesi (ki bu sözlükte ip manasındadır), şekil açısından ipe benzeyen bir damardır. ‘Verîdân’ da boynun iki tarafını saran kalpteki atar damara bağlı olan, kesildiğinde insanın ölümüne yol açan iki damardır.

Müfredat’da: ‘Verîd’ ciğere ve kalbe bitişen damardır. O halde biz ona şah damarından yakınız sözü, ruhunuzdan yakınız denilmektedir.” buyurmaktadır.

Allah Teala (cc) hazretleri insanı yaratırken kendi ruhundan üflediğini buyuruyor. Bu Halıkımız’ın (cc) bizi kendi zatı için seçtiğini gösteriyor. Bize üflenen bu ulviyetin zayi olmaması için de âdeta bizi görüp gözetme açısından kalbimize saniyede yetmiş kere nazar buyuruyorlar. Amandır kulum üzerindeki emaneti ilahiyi zayi etmesin. Zaten insandaki bu ulviyetin sebebiyledir ki, O (cc) bizi cennet gibi ulvi ve tertemiz mekanda yarattı. O mekan bizim aslî vatanımızdır. Hikmeti icabı Rabbimiz (cc) babamız Hazreti Âdemin bir zellesi üzerine bizi süfli olan dünyaya gönderdi. Fakat tabiri caizse nefsimize uyduğumuz halde, hevamıza tabi olduğumuz halde yine de gözünü bizden ayırmadı. O her zaman bize bizden yakın oldu. Günah çukurlarında da olsak, gaflet içinde yüce zatını unutsak da O (cc) hep bizi bekledi. Ne kadar isyan etsek de bizi aç susuz bırakmadı. O’nu (cc) inkar ettik, ortaklar koştuk, celallenip canımızı almadı. 

Fakat O bizi hep beklerken biz O’nu ötelerin ötesine gönderdik. Bazılarımız “Göklere karışabilir, yağmur yağdırsın, bolluk bereket göndersin, ama bizim işlerimize karışmasın!” dedik, bir kısmımız, “Peygambere vahyetti, O’na (sav) bir kitap gönderdi. Sonra hiç bir şeye karışmadı.” dedik. Müslümanlar olarak el birliği ile Rabbimizi kendimizden -lâ teşbih- uzaklaştırdık. 

Hâce Hazretleri (ks) konuyla alakalı bir sohbetlerinde “Herkes Allah’ı arşta, kürste arıyor. Kimse Allah’ı gönlünde, kalbinde aramıyor. Kimse demiyor ki Allah kalbimdedir, Allah damarımın içindedir, Allah kanımda dolaşıyor, herkes Allah arşta, kürste, levhde, kalemde... Ara babam ara. Onun için diyorum: “Allah adamın elinden tutar kapı kapı gezdirir, kendini aratır sana.” Allah adamın elinden tutuyor, adam kapı kapı geziyor Allah arıyor. Bir gün olurda içindeki sırrı ilahiye vakıf olurda, Halıkı’nın kendine ne kadar da yakın olduğunu anlarda aslına döner diye hep bekledi.” buyuruyorlar. 

Rabbimiz (cc) hazretleri bir başka ferman-ı ilahisinde Habibine hitaben buyuruyorlar ki; ”Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım.” (Bakara 186)

Biraz insaf ve iz’an sahibiysek şu hitab-ı izzetteki inceliği anlamak durumundayız. Kudret ve kuvvet sahibi, arşın ve kürsün, var olan her şeyin sahibi olan Allahımızın kullarına şefkat ve merhametine bakınız. Bize yakın olduğunu, her an imdadımıza yetişeceğini ve bizimle her an ilgilendiğini ne kadar güzel buyuruyorlar. Bizler müminler olarak bu hitabın altında ezilmeliyiz.

Oysa günümüz müslümanlarının bir kısmı müsteşriklerin bile yapamadığı kadar yaratıcılarına yakıştırmalarda bulundular. Haşa geleceği bilemeyen, yoktan bir şeyi var edemeyen, kullarını sevemeyen bir ilah tablosu ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Sadece merhamet yönünü ortaya çıkarıp batılıların Noel babasına benzer bir ilah gibi göstermeye çalışıyorlar. Bunların neticesinde de bize çok yakın olduğunu buyuran Allahımızı bizden uzaklaştırıyorlar. 

Ayetin devamında bu yakınlığı anlayanlar için: “Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.” buyruluyor. Yani bu yakınlık sırrına erişenler bizden ne isterlerse alabilirler. Bu sırrı anlayamayanlar ise çaputtan, mumdan, dünya adamlarından medet ummaya çalışırlar.

Netice olarak yakınlık sırrına ulaşmanın yolu nedir? Zaten bize yakın olan Rabbimizi kendimize nasıl yakınlaştırabiliriz? 

Bu soruların cevabını da yine Allah Teala (cc) buyuruyorlar: “0nun için her kim Rabbinin yakınlığını arzu ederse salih bir amel işlesin ve Rabbinin ibâdetine hiç bir şirk karıştırmasın.” (Kehf 110)

Bu hitab-ı izzette de Rabbimiz yakınlığın anahtarını bizlere sunuyor ve buyuruyor ki, bize yakın olmak için öncelikli olarak salih amel işleyeceksiniz. Salih amel nedir? Elbette ki salihlerin amelidir. Yani bütün amellerini ıslah etmiş, kulluklarının tamamını likasına eriştikleri Rablerine tahsis etmiş insanı kamillerin amellerini işlemek Hak Teala’nın hoşnut olduğu salih amellerdir.

Konuyla alakalı yine Hâce hazretleri buyuruyorlar ki, Cenâb-ı Hak: “Nice erler ki, ne ticaret, ne de alışveriş kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz.” (Nur 37) buyuruyor. 

Artık Allah ile aralarına hiçbir şey girmez. Yakınlıkta bir tabir vardır. O kadar yakınız ki aramızdan su sızmıyor. Teşbihte hata olmasın Cenab-ı Hak ile öyle olur. Aralarından gaflet suyu sızmaz. O kadar yakın olurlar. Ama insan bu hedeflerini ciddi bir şekilde belirleyip, üzerinde durmalı, bunlardan taviz vermemeli, bunlar onu suni arzulardan, sufli isteklerden, dünyevi kâbusların tamamından beri eder, temizler.”

Netice-i kelam olarak acizane kanaatimiz şudur ki, bu yakınlık sırrı bir ilahi nasib meselesidir. Fakat bu nasibi biz bilemeyiz. Mademki, O bize şah damarımızdan yakın olduğunu buyurmuş biz müminler olarak fert fert bu niçin ben olmayayım şuuruyla hareket etmeliyiz. Çünkü bu yakınlık da herkes için aynı değildir. Mesela peygamberler için bu yakınlık farklıdır, veliler için farklıdır, avam, nas için farklıdır. Bu manada peygamberler seçilmiş oldukları için müstesnadırlar. Fakat diğer insanların anlayışları ve amelleri ile Hakk’a yakınlıkları derece derecedir. Bunun içindir ki, yaratılmış her insanın bu manada bir kabiliyeti vardır. Mühim olan bu kabiliyetin açığa çıkarılması için gayret sarf etmek ve bu gayreti sarf ederken de bu yakınlığı hakke’l-yakîn elde etmiş olan salihlerden yardım almaktır. Bizim kanaatimiz budur.

Cenab-ı Hak bizi zatına yakın kullarından ayırmasın ve kendisinde Allah’a (cc) yakınlık arzusu bulunanları salih kullarına idhal eylesin.

Amin...

 

Yazar:  Vahdettin Şimşek

 

Ehlisünnetin Fitne Dönemlerine Bakışı

Ehlisünnetin Fitne Dönemlerine Bakışı - Sâlik-i İrfân

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Ehli Sünnetin Fitne Dönemlerine Bakışı

 

Hamd olsun alemlerin Rabbi olan Allahımıza… O Rahmandır, Rahimdir… O’na ne kadar şükretsek azdır… Bizi insan kıldığı için, bizi ümmeti Muhammed’den kıldığı için, bizi Hâcegân nispetine ulaştırdığı için… Ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır.

Sonra, salat ve selam Sahibimiz, Alemlere Rahmet Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in üzerine olsun. O Allah Teala’nın bizlere gönderdiği en büyük hediyedir. O’nun kıymetini bilmekten, O’nun ümmeti olmanın kadrini bilmekten ne kadar da uzağız. O’na, ehli beytine, ashabına ve varislerine selam olsun, ihtirâm olsun.

Ülkemizde siyasette, ekonomide güzel şeyler oluyor, bu kesin ve net. Fakat İslamî-ahlakî değerler eğitim yoluyla topluma aktarılamazsa dünyevileşme girdabı bizi boğacak, tarihin çöplüğüne bıracaktır. Cenabı Mevlamızın muradı belli ki bu millettir. Nasihatle hidayet olmayan kişi ve toplumlar musibetle yola getirilir. Cenabı Mevlamızın adetullahı tarih boyunca hep böyle olmuştur. Öncelikle kişisel olarak imanımızı, ahlakımızı… velhasıl hayatımızı gözden geçirip Hakk’ın huzurunda hesabını veremeyeceğimiz durumlardan uzaklaşmaya çalışmalıyız. Bu konuda sahabe-i kiram hazeratı bize mükemmel örnektir. Hâce Hazretleri’nin “Sahabe hayatı okumak imanı artırır, evliya hayatı okumak sevgiyi artırır.” ifadelerini bu sayfalarda çok kez dile getirdik. Sadece bu söz ile hakkıyla amel edebilsek -yine Hâce Hazretleri’nin tespitiyle- ‘bugünün en büyük küfrü dünyevîleşmek’ten kurtulmamız, korunmamız mümkün olacaktır. İşte bu bağlamda Halife Hz. Osman efendimizin 12 yıllık hilafet dönemi bize çok ilginç veriler sunmaktadır. Hz. Ömer efendimizin sağlamlaştırdığı devlet yapısı sonrası Halife Osman efendimizin özellikle ilk 6 yılında gerçekleşen fetihler, elde edilen müthiş gelirler… Fakat zenginlikle atbaşı gitmeyen ahlakî dönüşüm… İşte alıntıladığımız kesitlerden hareketle ders almak, günümüze ışık tutmaya çalışmak… bunu arzuluyoruz, buna gayret ediyoruz. Çünkü 28 Şubatları, baskı dönemlerini geçtik, adeta şu anda fetihler ve yükseliş dönemlerindeyiz.

İşin bir tarafı da şu: Bu Kurban Bayramı itibariyle bir senedir Hz. Osman (ra) efendimiz ile ilgili dergimizde yazmaya çalışıyoruz. Araştırmalarımızda şunu gördük ki Osman efendimizi ne kadar az tanımışız, ona yapılan haksızlıkların ne kadar azını bilmişiz. Araştırdıkça, öğrendikçe bugün -bırakın Şia’nın iftiralarını- müslümanlar arasında bile Hz. Osman efendimize karşı ne kadar haksız duygu ve düşüncelerin olduğunu görüyoruz. Kasıtlı yazanlar dışında, ehlisünnet çizgisindeki kimi yazarların bile insafsız nakil ve yorumlarda bulundukları görülüyor. 

Hz. Osman efendimiz ile ilgili bu yazımızda da onun hayatından bize çarpan ilginç kesitler paylaşmaya çalışacağız.

 

Ehlisünnetin Fitne Dönemlerine Bakışı

Ehlisünnet alimleri sahabe arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar konusunda ileri geri yorum yapmanın doğru olmadığını, bu tür olayların Allah’a havale edilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Sahabe efendilerimizin maddi ve manevi varlıklarına yönelik saldırılardan kaçınmak gerekir. 5. Raşit diye tesmiye edilen Halife Ömer bin Abdülaziz’e sormuşlar: “Sıffin’de savaşanlar hakkında ne dersin?” O da: “O kandır, Allah elimi ondan korumuş, temiz tutmuştur. Dilimi de o olayın kanıyla boyamak istemem.” Sonra şu ayeti kerimeyi okumuştur “Bu gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız sizedir. Onların yaptıklarından dolayı siz hesaba çekilmezsiniz.” (Bakara 134) (Hilyetü’l Evliya cilt 9, sayfa 114)

Mevdudi’nin El Hilafe ve’l Mülk isimli eseri, Muhammed Ebu Zehra’nın Tarih-ül Ümem-il İslamiye ve İmam Zeyd bin Ali isimli eserleri sahabe ve Emevi halifeleri ile ilgili birçok eleştiri ile doludur. Bu kişiler, hiçbir güzel davranışı ve övülecek özelliği olmayan kişiler gibi sunulmaktadır. Bu kitapları yazan araştırmacılar kaynakları gerektiği gibi incelememiş, çözümlemelerini Şia’nın yaklaşımları ve görüşleri üzerine kurmuşlardır. Allah bizi de onları da affetsin. (Hz. Osman Hayatı-Şahsiyeti ve Dönemi Prof. M. Ali Sallabi s.318) 

İmam Zehebi bu konuda şöyle söyler: Sahabe arasında gerçekleşen olaylar ve savaşlar karşısında yorum yapmayın. Hükmü Allah’a bırakmak, geçmişte temel tavır olduğu gibi bugün de temel tavır olmalıdır. Zaten sahabe arasındaki anlaşmazlıkları anlatan kitapların birçoğunda yalan, kesik ve zayıf haberler bulunmaktadır. Bu kitapların gönüllerde şüphe oluşturmaması için imha edilmesi gerekir. Böylece sahabeye olan sevgi artar, insanlar onlardan razı olurlar. (Siyeru A’lam-ün Nübela cilt 10, sayfa 92)

 

Hz. Osman’ın Beytülmâl’den Akrabalarına Fazla Mal Verdiği İddiası

Hz. Osman çok zengin bir insandı ve akrabalarına da çok düşkündü. Onlar için çok dua ederdi fakat şer düşünceli kişiler Hz. Osman’ın Beytülmâl’den akrabalarına para aktardığını iddia ettiler. Hz. Osman şöyle dedi: “Benim ailemi çok sevdiğimi ve onlara para aktardığımı söylüyorlar. İyi bilin ki akrabalarıma olan sevgim beni haksızlığa sürüklemiyor, akrabalarıma verdiklerim de kendi malımdandır. Ben müslümanların mallarını haksız yere kendim ve akrabalarım veya başka insanlar için kullanmam. Hz. Peygamber (sav), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde müslümanların işlerinin halledilmesi için kendi malımdan büyük miktarlar veriyordum. Ben hırslı, mal sevdasına düşmüş birisi olsaydım böyle yapar mıydım? Yaşım ilerlemiş ve birçok sevdiğim bu âlemden göçüp gitmişken bu inkarcıların söyledikleri nedir?” (Tarihi Taberi c.v, s.356)

İbni Teymiye, Hz. Osman’ın akrabalarına diğer müslümanlara göre daha fazla mal ve para verdiği yönündeki iddialara şöyle cevap verir: Hz. Osman’ın dört damadına 400 bin dinar, Mervan’a da 1 milyon dinar verdiği söylenmektedir. Pekala bu söylenenlerin kaynakları nerededir? Evet, Hazreti Osman akrabalarına veriyordu ancak aynı şekilde diğer insanlara da veriyordu. Ortaya atılan iddiaların sağlam delillerle desteklenmesi, ispatlanması gerekir. Söylenenlerin yalan olduğunun bir diğer delili de zikredilen meblağlardır. Ne Hazreti Osman ne de diğer halifeler bu kadar büyük miktarları kimseye vermemişlerdir. (Minhacü’s Sünne c.3,s.190) 

Hz. Osman’ın akrabalarını kayırdığı onlara özel görevler verdiği söylenmiştir. Oysaki Hz. Osman’ın akrabalarından görevlendirdiği 5 vali vardır: Hz. Muaviye, Abdullah bin Ebi Serh, Velid bin Ukbe, Said bin As, Abdullah bin Amir. Bakıldığı zaman sayısal olarak Hz. Osman’ın 26 valisinin olduğunu görüyoruz böyle olunca Ümeyyeoğulları’ndan 5 kişinin vali olması çok normaldir. Hatta Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve selem) Ümeyyeoğulları’ndan daha fazla kişiyi yönetimde görevlendirdiği düşünülürse mesele anlaşılmış olur. Üstelik bu 5 valinin beşi de aynı zamanda görev yapmamıştır. Hz. Osman vefat ederken kendi ailesinden görevde olan üç vali vardır. Hz. Osman efendimiz bu konuda kimi tarihçilerin ve yazarların ciddi inceleme olmaksızın insafsızca yaptıkları eleştirilerden kurtula- mamıştır. Özellikle son dönem kimi araştırmacılar yeterince incelemeden ve sınırlı olaylara dayanarak Hz. Osman ile ilgili genel hükümler vermişlerdir. Bazıları sağlam kaynaklardan alıntılar yapsa da çoğunlukla Şia menşeili zayıf kaynaklara dayanmışlardır. Seyit Kutup, Mevdudi, Taha Hüseyin, Suphi es-Salih, Muhammet er-Rayyis gibi kimi yazarlar mazlum halifeyi acımasızca ve haksızca eleştirmişlerdir. (Hz. Osman (ra) Hayatı-Şahsiyeti ve Dönemi Prof.M.Ali Sallabi s.301)

 

Hz. Osman’ın Cuma Namazı İçin İki Ezan Okutması

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Benim sünnetime ve Benden sonraki raşid halifelerin sünnetine uyun.” (Sünen-i Ebu Davud, Kitabı Sünnet 4607) Şüphesiz Hazreti Osman raşit halifelerdendir. Medine’de nüfus artmış, yerleşim alanı genişlemiştir. Cuma namazının vaktinin yaklaştığını bildirmek için bir ezan okunmasının uygun olacağını düşünen ehli sünnet sahabenin ileri gelenleriyle istişare etmiş ve bunun güzel bir uygulama olacağı görüşü ortaya çıkmıştır. Böylece cuma namazı için iki ezan okunmaya başlamıştır Hz. Ali (ra), Emeviler, Abbasiler döneminde de bu uygulama devam etmiş böylece icma oluşmuştur. (Osman El-Hamis, Hukbe-fi’t Tarih s.88)

 

Temettü Haccını Yasaklaması

Mervan Bin Hakem şöyle diyor: Hz. Osman’ı ve Hz. Ali’yi gördüm. Hz. Osman temettü haccını yasaklıyor ve Hac ile umrenin bir arada yapılmasını doğru bulmuyordu. Hz. Ali ise bu durumu görünce “Birisinin sözüne bakarak ben Hz. Peygamberin sünnetini terk edemem.” demiştir. (Buhari Kitabu’l Hac 1563) Hz. Osman, Hz. Ali’nin bu sözü karşısında rahatsız olmamış, meseleye ictihad farklılığı olarak bakmıştır. 

 

Hz. Osman’ın Hz. Muaviye’ye Deniz Savaşı İçin İzin Vermesi

Şam Valisi Muaviye (ra), Halife Hz. Ömer döneminde deniz savaşı için halifeye adeta yalvarmış, izin istemiştir. Hz. Ömer deniz savaşı ile ilgili Amr bin As’a mektup yazarak bilgi istemiş, Medine’de istişare etmiş ve Hz. Muaviye’ye şöyle yazmıştır: “Deniz harbi yapmayacaksın. Allah’a yemin olsun ki ben Muhammed ümmetinin o şekilde taşınmasına müsaade etmeyeceğim. Bir müslüman benim için bütün Rumlardan ve sahip olduklarından daha değerlidir. Yeni bir durum olduğunda bana arz etmen gerekir. Durum sana bildirilmiştir. Yaptığım istişareler ile ulaştığım sonuç budur.” (Tarihi Taberi cilt 5, sayfa 258) Hilafet görevi Hz. Osman’a geçince Hz. Muaviye deniz savaşı isteğini ona da iletir. Hz. Osman şöyle cevap verir: “Deniz harbi talebini Ömer’in reddettiğini biliyorum eğer eşini de beraber götürürsen ve kimseyi asker olarak seçmeyerek gönüllü savaşa gitmek isteyenleri götürmek istersen Kıbrıs seferine çıkabilirsin.” (Taberi cilt 5, sayfa 260) 

Cenabı Hak bizleri Osman efendimize bağışlasın, onun ve diğer ashabın pâk izinden gidebilmeyi, ahlakından nasip alabilmeyi lütfeylesin. Cennetinde, cemâlinde bizleri onlarla buluştursun.

 

Yazar:  Sâlik-i İrfân

 

Cuma, 01 Aralık 2017 00:13

SILA-İ RAHİM

Sıla i Rahim

Sıla-i Rahim - Veysel Özsalman

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Sıla-i Rahim

 

Bundan birkaç nesil evvel insanların yaşadıkları köyden, kasabadan mecbur kalmadıkça ayrılmaları çok sık rastlanılan bir durum değildi. Ciddi sağlık problemleri yahut askerlik gibi zorunlu durumların dışında insanlar ekseriyetle hayatlarını doğup büyüdükleri coğrafyada tamamlamaktaydı. Şimdilerde ise her gün biraz daha değişen ve gelişen hayat şartlarının etkisiyle insanın dünyaya geldiği köy yahut kasabayı terk etmesi bir tarafa dursun, doğduğu şehri hatta ve hatta ülkeyi kalıcı olarak değiştirmesi sıradan hadiseler haline gelmiştir.

Eğitim, sağlık, iş ve benzeri sebeplerle insanların bir yerden diğerine savrulmaları artık hayatlarımızın rutini olduğundan kimse tarafından yadırganmamaktadır. Etrafımıza şöyle bir göz gezdirdiğimizde, türlü sebeplerle kendi memleketinden ayrılmak zorunda kalıp “gurbette” olan ne kadar çok insan olduğunu fark edebiliriz. İnsan ilişkileri hususunda azami hassasiyet sahibi olan İslam dini açısından meseleye bakıldığında insanların tanışması, kaynaşması ve neticesinde iyi ilişkiler kurması ihtimallerinden dolayı bu durumun bir hayli faydası olacağı ortadadır.

Ancak yine aynı durumun hususiyetle yakınlardan başlanarak evvela anne babanın ve daha sonra sair akrabanın ziyaret edilip haklarının gözetilmesi prensibini imkânsız kılmaz ama zora soktuğu da ortadadır. Birçoğumuz için, içerisinde bulunduğumuz devrin şartlarından dolayı, her türlü hayır işlerinde akrabanın korunup kollanması ve dahi onların ziyaret edilip gönüllerinin hoş tutulması şeklinde yerine getirilen sıla-i rahim vazifesini, uzun yolcuklar yapmadan yerine getirmek artık sadece bir hayaldir. Bu durum neredeyse birçok zihinde sıla-i rahim ve yolculuk kelimelerinin eşitlenmesine sebep olmuştur.

Birçok hadiste en temel ibadetlerin ardından zikredilmesi sıla-i rahimin önemini bize göstermektedir. Efendimiz’in yanına gelerek: “Ya Rasulallah; beni cennete sokacak bir ibadet söyler misiniz?” diye sual eden bir kişiye: “Allah’a ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılar, zekât verir ve sıla-i rahim edersin.” diyerek nasihatte bulunması bu durumu gayet güzel örneklendirmektedir.

Efendimiz (sav): “Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse cennete giremez.” buyuruyor. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de: “Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lanet onlar içindir. Ve kötü yurt (cehennem) onlarındır.” (Rad 25) ifadesiyle akrabalık bağlarının kesilmesi sonucunda doğacak netice belirtiliyor.

Evvela Allah’ın rızasını kazanmak için yerine getirilmesi gereken bir vazife olan ve insanı cennete sokacak derecede kıymetli bir amel olan sıla-i rahimin, maddi-manevi çeşitli vasıtalarla gerçekleşen bir yapıya sahip olsa bile, akıllarda uyandırdığı ilk mana, yani akrabalarla yüz yüze görüşmek, bahsettiğimiz sebeplerden ötürü günümüzde zora girmiştir. Bırakın derece derece uzaklaşan akrabaları, artık ana babayı ziyaret edip onların yüzünü görmek, ellerini öpüp dizlerine başımızı koymak işlerimizin, izinlerimizin, tatillerimizin müsaade ettiği kadardır. Bir başkası tarafından tatbik edilecek olsa “zulüm” diye adlandıracağımız bu şartlar, kendi “tercihlerimiz” sonucu meydana geldiğinde tabii bir durum olarak anlaşılmaktadır.

Kısa süre önce idrak ettiğimiz Ramazan Bayramı ve bu arada yaz aylarının gelmiş olması münasebetiyle okulların tatil olması birçoğumuzu yeniden sıla-i rahim iklimine sokmuştur. Şimdi ise önümüzde bu tarz ziyaretler için bir diğer büyük fırsat olan Kurban Bayramı epeyce yaklaşmıştır. Bayramların meydana getirdiği manevi iklim ve bu zamanlarda ele geçen seyahat fırsatları hem bedenen hem de ruhen dinlenmeyi mümkün kılmakta ve sıla-i rahim gibi vazifeleri yerine getirebilmemize vesile olmaktadır.

Dar bir zaman dilimine sıkışmış olsa da imkânı olanların aile büyükleri ve akrabalarıyla bir araya geleceği, hasret gidereceği, paylaşarak dertlerini azaltıp mutluluklarını çoğaltacağı bir rahmet dönemine daha yaklaşıyoruz. Daha evvel defalarca olduğumuz gibi büyük şehirlerin boşalıp insanların, tatil beldelerine gidenleri hesaba katmazsak, sıla-i rahim vazifelerini yerine getirdiğine şahit olacağız. Kaderin bir cilvesi yahut zamanın bir gerekliliği diyerek ayrı kaldığımız sevdiklerimizin hasretini bir nebze olsun dindirebilmek, aile büyüklerimize hürmet edip gönüllerini hoş tutmak adına ziyaretlerinde bulunmanın verdiği paha biçilmez huzur ve mutluluğa tekrar tanıklık edeceğiz. 

Anne baba, eş, dost, akraba haklarını gözeten, onların korunup kollanıp ziyaret edilmesi gerektiğini bizlere tavsiye eden, bu şekilde davranarak hem bizim hem de onların kârlı çıkacağını bildiren Din-i Mübin-i İslam, ziyaretin faziletini sadece bu kişilerle sınırlandırmıyor. Allah rızası için yapılan her türlü ziyaret bizler için rahmet vesilesi kılınıyor. Bu durumu izah etmek için nakledilen kıssalardan bir tanesi şöyledir: “Adamın biri, bir başka köydeki (din) kardeşini ziyaret etmek için yola çıktı. Allah Teala, adamı gözetlemek için onun yolu üzerinde bir meleği görevlendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek:

– Nereye gidiyorsun? dedi. Adam, 

–Şu (ileriki) köyde bir din kardeşim var, onu ziyarete gidiyorum, cevabını verdi. Melek:

–O adamdan elde etmek istediğin bir menfaatin mi var? dedi. Adam:

–Yok hayır, ben onu sırf Allah rızası için severim, onun için ziyaretine gidiyorum, dedi. Bunun üzerine melek:

–Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teala’nın sana gönderdiği elçisiyim, dedi.”

İslamiyet’in bir diğer çağırısı da mümkün olduğunca salihlerle beraber olmaktır. Cenabı Mevla Hazretleri’nin lütfu Peygamber Efendimiz’in (sav) varisi olan kâmil insanları ziyaret etmek elbette ki ziyaretlerin en şereflilerindendir. Hatta bu manada “gerçek sıla-i rahim Allah dostlarını ziyaret etmektir” denilmiştir. Şimdi biz Cenabı Mevla’nın beraber olun dediği salihlerin yanına uğramayıp onların terbiyesinden mahrum kendi başımıza kalırsak hem bu dünyada hem de yarın ahirette halimiz ne olur? Hem sonra “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” müjdesine nail olabilmek adına bu beraberliği önce zahiren sergilemek gerekmez mi?

Cenabı Hak cümlemizi kâmil mürşid-lerin feyiz ve edebinden nasiplendirsin, onların bereketleri vesilesiyle bizi Kendi nuruna kavuştursun. (Âmin!)

 

Yazar:  Veysel Özsalman

 

Sayfa 1 / 216

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort