JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Haziran 2019

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin MAYIS 2019 sayısı çıktı.

 

Manevi Sıkıntılarımızın Tamamı

Manevi Sıkıntılarımızın Tamamı Allah Dostlarından Uzak Oluşumuz Neticesindedir - Abdülkadir VİSÂLÎ

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Manevi Sıkıntılarımızın Tamamı Allah Dostlarından Uzak Oluşumuz Neticesindedir

 

Elbette her vaktin bir gereği vardır. Ancak öyle zaman dilimleri, öyle mekânlar vardır ki; o vakitler ve mekânlarda yapılan her şey daha kıymetli, ind-i İlâhî de daha makbul ve ahsendir. İnsanın şahsı için, şahsına ait de böyle zaman dilimleri mevcuttur. Yani eğer kıymetini bilebilirsek Cenabı Hakk’ın bizim irşadımız, imanımız, hayırlı akıbetimiz için bize sunduğu imkânlar çoktur. Bizler inanırız ki Rabbimiz’in ilm-i ezelisinde ehli hidayet de ehli dalalet de zaten bellidir. Hakkımızdaki takdirini kendi elimizle kazanmak için bu dünyada yaşıyoruz. Cenabı Hak,kudsihadisi şerifte; “Müjdeler olsun o kimseye ki hayrı onun elinde yarattım. Yazıklar olsun o kimseye ki şerri onun elinde yarattım.” buyurdu. Fakat ekser olarak insanlık ne bu takdirin, ne de takdir edicinin varlığının şuurunda değil. Bu şuur olmayınca, yani yapıp ettiklerimizi O’ndan bîhaber ve O’nsuz yapmaya çalışınca istikamet sahibi, Allah’ın muradını yine O’nun izni ve inayetiyle tahakkuk ettirecek bir kimse olamıyoruz.

Fakat Rabbi Rahimimiz, kulunu kendisinden daha çok sevip daha çok gözettiği; ona kefil ve vekil olduğu için bu kadar gafletine, isyanına rağmen ondan vaz geçmedi. Yüz yirmi dört bin peygamber, yüz dört kitap ile bizi tekrar tekrar Zatı’na davet kıldı. Belki isimlerini bilemediğimiz ama Kur’an’daki ilgili ayetlerin tefsirinden Asaf ibni Berhiya, Habibi Neccar, Talut, İmran, Mekselina gibi yiğitler olduğuna gönülden iman ettiğimiz nice süleha ile Zatı’na giden yolda bizi hayırlı arkadaşlarla destekledi. Onların rehberliğinde, peygamberlerin önderliğinde sıratı müstakim ismini verdiği mübarek, mutahhar bir yolla bize dareyn saadetinin yolunu gösterdi.

Hazreti Âdem (as) ile başlayan bu davet yukarıda da zikrettiğimiz gibi bazen nebiler ile bazen veliler ile insanlara ulaştı da nicelerinin vusül ve bahtiyarlığına vesile oldu.RasulullahEfendimiz’in(sav) dünyayı teşrifleri ile beraber bu davet En Sevgili’nin, En Mükemmel’infem-i saadetlerinden duyulmakla tabiri caizse en gür sada ile yapılmaya başlandı.Kâinat var edildi edileli en yetkili ağızlardan, en mahir ellerden, Allah’ın (cc) meleklere karşı övündüğü “halifeler”den yapılan bu kutlu davetFahri Kâinat Efendimiz’e kadar belli kavimlere, belli bölgelere has iken O’nun zuhuruyla cihanşümul bir hal aldı ve tüm insanlık Cenabı Hakk’ın ZâtıEhadiyyeti’nedavet edilmekle şereflendi. 

Hazreti Peygamberimiz’in nübüvvetini izhar etmesi ile birlikte hidayet güneşi âlemin üzerine doğdu. Bu güneşle öyle insanlar aydınlandı, nurlandı ki her biri semada yıldız oldu. Onlar peygamberlerden sonraki en hayırlı insanlar oldular. Rasulullah’ın rahlesinde öyle İlahi bir edeble edeblendiler, Rahmani bir nefha ile öyle ihya oldular ki “ikinin ikincisi” oldular da her şeylerini infak ettikten sonra sarıldıkları hasır sema ehlinin elbisesi oldu. Öyle bir kemâlâta eriştiler ki nübüvvete namzet gösterdiler. Öyle bir ahlaka sahip oldular ki melekler onlardan hayâ ettiler. Öyle bir ilim ve hikmete erdiler ki onları sevmek imanın en büyük alametlerinden sayıldı…

Belki de asıl büyüklükleri bu güzelliklerin hakiki sahibinin kim olduğunu en iyi şekilde idrak etmiş olmalarıydı. Kendilerine baktıklarında neticelerinden daima endişe edip zahirde ve batında taşıdıkları bütün nuraniyetin ve ruhaniyetin yegâne kaynağının Efendimiz’in şahsında, hakikati insaniyetinde zuhur eden İlahî sıfat ve tecelliler olduğuna imanları sonsuzdu. 

Onlar tevhid-i kıble ettiler. Bu Allah’tandır, bu Rasulullah’tandır diye gereksiz bir tasnife gitmediler. Sahi, nereden çıktı bu ayrım? Bizler din dairesine girerken söylediğimiz mübarek kelimeyi bile Hazreti Muhammed’den öğrenmedik mi? Söylediğim şu cümleler şu surenin falanca ayetidir, dediği vakit inanıp kabul etmedik mi? Şu söylediğim sözün manası Allah’a, lafzı bana aittir, buyurduğunda “âmennâ ve saddaknâ” demedik mi? Ne oldu da şimdi Allah ile Peygamberi’nin arasını açar olduk? Hâlbuki bizim dinimiz tevhid dini idi. Hâşâ, bu tevhid dininin içinde anlayışımızla, daha doğrusu anlayışsızlığımız yüzünden fikri ve kalbi bir şirke mi düştük? Niçin işlerimizi bu kadar zorlaştırdık? Meseleyi bunca farklı zeminde tasavvur edip bir de bunları güya toparlamak için şunu yapmamız lazım, bundan vaz geçmemiz lazım diye sağa sola koşturup dururken ömrümüzü zayi ettik. Rabbimiz; “Rasul’e itaat eden, Bana itaat etmiş olur.”, “Benim tarafımdan sevilmek isterseniz O’na (sav) uyun ki sizi seveyim.”, “O bizim vahyettiğimizden başka hevasından/kendiliğinden konuşmaz.” buyururken biz Allah’ın buyurdukları ve Peygamber’in söyledikleri diye bir tasnife nasıl gittik? Nasıl bir akıl tutulması yaşıyoruz? 

Ramazan günü karpuzu getirip kesiveren ve “Bize oruç tut diyen de Sen; karpuz isteyen de Sen’sin” diyen Ali’yi, “Bize denizi gösterir, oraya yürümemizi emredersen canla başla itaat ederiz.” diyen İbnMuaz’ı, “Sensiz cennet bize hicran olur Efendim!” diyen Sevban’ı nasıl anlıyoruz? Yoksa kendimizi daha doğrusu nefsimizin inkârını haklı çıkarmak için “Onlar da biraz fazla abartmışlar” ya da “dini bu kadar mistisizme boğmamak lazım” falan gibi zırvalarla başımıza gelecek musibeti mi bekliyoruz farkında olmadan? Bu hakikati ne güzel ifade etmiş Hasan-ı Basrî; “Siz onları görseydiniz ‘deli’ derdiniz, onlar sizi görseydi ‘bunlar müslüman mı’ diye sorarlardı…”

Evet, biz biraz fazla akıllıyız(!) galiba. Her şeyi anlayıp kavrayabileceğimiz uzay çağında(!)da yaşıyoruz üstelik. Daha ne olsun? Sonuç ortada… İnsanın hakikati anlaşılamadığı için zaten bu kadar bocalayıp duruyoruz. Ne dünyaya ne Mevla’ya yar olamıyoruz. Sahabe efendilerimiz, Allah ile irtibatına iman ettiği bir hazreti insanla muhataplığın zevkini, bereketini iliklerine kadar yaşadığı için Cenabı Peygamber’in irtihalinden sonra bu vasfa en layık kimseye, Hazreti Ebubekir’e biat ettiler. Adeta lisanı halleri ile “Allah tarafından sevilmek ve Allah’ı sevebilmek” için onun eline, eteğine yapıştılar. Ve bize yani kıyamete kadar gelecek ümmeti Muhammed’e her şeyden evvel bu hususta örnek oldular; “Allah’ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek” ise eğer derdiniz hazret olan insanla yani her daim Mevla’sı ile huzurlu olan, huzurda bulunan insanla hem dem olun.”

İşte bizler aradan geçen yıllarla bu anlayışı çok zayıflattık. Dini tek başına bir hakikat zannettik. Hâlbuki dini Mübin İnsanın izahına, tatbiki ile tafsilatlanmasına muhtaçtır. Yoksa güdük bir din anlayışımız olur. Din ve dünyasını hayatında cem etmiş, dünya ve ahiret ayrımını ortadan kaldırmış kâmil bir insanla muhatap olamayınca belki onlarca defa hacca umreye gitmiş ama din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması gereğine inanarak bu ziyaretlerinin öncesinde ve sonrasında çok kere faize bulaşmış kimseler görürüz. Kâmil müminin, rehberin olmadığı bir ortamda nefsimizle okuduğumuz, anladığımız(!) kitap ile irtibatımızın bizi getirdiği nokta budur işte. Allah ile irtibatı olmayan bir kulluğun, peygamberi tanımak istemeyen bir mensubiyetin, sadıkları, salihleri, şehidleri göz ardı eden bir yürüyüşün neticesinde insan tekmil bir münafık oluverir de farkına varmaz, buyrulmuş.

Peki, bu vartalardan kurtulmak, insanı kâmil ile mülaki olmak, dünyevi ve uhrevi tüm umurlarımızı onlar vesilesi ile Rabbimiz’den en bereketli şekilde ahzetmek için ne yapalım?

Rabbimiz’e nihayetsiz hamdü senalar olsun ki Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış büyüklerimiz bize olan düşkünlükleri, şefkatleri icabı yine bizi bizden iyi düşündükleri için yıllarca buyurmuş oldukları sohbetlerin satır aralarını tekrar tekrar gündeme getirmek suretiyle bizi ayeti kerimenin ifadesiyle “yeniden imana” davet ediyorlar.Özellikle son dönemde yapmış oldukları sohbetler ile belki bildiğimiz ama bir şekilde gözden kaçırdığımız esasa dair meseleleri yeniden işliyorlar. Ana eksenin insan olduğu, Cenabı Hakk’ın sünneti veçhiyle insana insan ile geldiği, insanın en büyük kitap en mükemmel ayet olarak anlaşıldığı, insanı kâmilin Hakk’a nispeti, Allahu Teâlâ’nın yanındaki kadru kıymeti, Rabbimizin hangi vesilelerle maddi ve manevi tasarrufta bulunduğu, özelde ihvanın genelde ümmetin bir binanın tuğlaları gibi evliyaya muhabbet harcı ile kaynaşması/dayanışması gerektiği, hepimizin özünde var olan hakikatin/hikmetin bizlere hatırlatıldığı sohbetler çokça yapılıyor.

Bize düşen bu bahsi geçen meseleleri kendi içimizde bir ehem mühim sırasına tabi tutmak, ama ne olursa olsun ilk adımı gözden kaçırmamak olmalı; hadisi kudsi de Rabbimiz; “İnsan bizim sırrımız, Biz de insanın sırrıyız.”, “Gizli biz hazine idim, bilinmekliğimimurad ettim; insanı halk ettim.” buyurmuş. Onun için gündemimize almamız gereken ilk mesele, belki de tek mesele (ki o hallolursa feth-i bab olacağına imanımız tamdır) murabıt olduğumuz Hazreti İnsan’ın hakikatinin anlaşılması, ona teslim olmak, ona katılmak olmalıdır. 

Büyüklerimiz meccanen bizim elimizden tutarak hakikatlerinin anlaşılması, kendilerine teslimiyetimiz ve şahsi manevilerine katılmamız hususunda bize, Allah’ın izniyle, büyük bir imkân sunmuş oldular. Cenabı Hak nasip ettiği güzellikleri yerli yerinde değerlendirebilmeyi nasip etsin. Bu tanımayı ayne’l-yakin, hakke’l-yakin sırlarına eriştirsin. Bu işi başa yetirmekte bizi muvaffak kılsın.

 

Yazar: Abdülkadir VİSÂLÎ

 

Cuma, 01 Mart 2019 00:07

SÂDÂT-I KİRAM -2

Sâdât ı Kram 2

Sâdât-ı Kiram -2 - Vahdettin ŞİMŞEK

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Sâdât-ı Kiram -2

 

Muhterem kardeşlerim, geçen aydan kalan konumuza devam ederken, sâdât-ı kiram efendilerimizin kısaca özelliklerini sıralamaya ara verip İmam Efendimizin (ksa) Sohbetnâme’sinden bir alıntıyla devam etmeyi uygun gördük. İmam Efendi (ks), Kur’an-ı Kerim’deki “şecer” yani ağaç kelimelerinin geçtiği üç ayeti kerimede bu kelime ile insan-ı kâmilin tarif edildiğini izahla buyuruyor ki:

Diğer üç mahalde de “şecer” kelimesi vardır ki, Şeyh efendimiz hazretleri bu ‘şecer’lere insan-ı kâmil manası îtâ buyururlardı.

Birisi: “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun sıfatı sanki içinde bir çerağ bulunan bir hücredir. O çerağ bir sırça (kandil) içindedir. O sırça (kandil) de sanki inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır ki güneşin doğduğu yere de battığı yere de nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden tutuşturup yakılır. Onun yağı, kendisine bir ateş dokunmasa da hemen hemen ışık verir. (Bu ışık da) Nûr üstüne nurdur. Allah kimi dilerse onu nuruna kavuşturur. Allah insanlara mesel irat eder. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” ayeti kerimesi de Sure-i Nûr’dadır. “Şecere-i mübâreke-i zeytûne”dir ki “lâ şarkıyyetin velâ ğarbiyye”dir. Dikkat ediniz: Bu ayeti celîle hakikaten baştan ahire “insânı kâmil’i tarif ve tavsif ediyor.

Diğeri Yâsin-i Şerif’teki: “O yemyeşil ağaçtan sizin için bir ateş çıkarandır. İşte bakın (ateşi) ondan (çakıp) alıyorsunuz.” ayeti kerimesi olup bu “Şecer-i ahzar”a takarrüb edenler derhal îkâd olunur (ateş yakma, tutuşturma), yâni onlar da nâr-ı aşk ve muhabbetle yanar, narları nûr olur.

Diğeri de: “Görmedin mi, Allah sana nasıl bir mesel irat etmiştir. Güzel bir kelime, kökü sabit (ve sağlam) ve dal(ları) semada olan bir ağaç gibidir, ki o (ağaç) Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir durur.” ayeti kerimesindeki “şecere-i tayyibe”dir. İşte bunlardan ve diğer ayât-ı celîle-i İlâhiyeden anlaşıldığına ve ehâdîs-i şerîfedeki işârât-ı celîleye ve evliyâullahın ittifakına nazaran Allah’a yol insân-ı kâmildendir. Başka suretle yol yoktur. Bu noktayı, bu ihtiyacımızı iyi bilmemiz ve ona göre de insanın mürşidine hizmet etmesi lâzımdır. Bir mürîd için bir sâlik için ilk şart budur.

Yani buyuruyorlar ki, evliyaullah hazeratı Allah’ın (cc) Nûr esmasının kendilerinde kâmilen tecelli ettiği mübarek zatlardır. O nur, onların mübarek gönüllerinin içinde güneşin en yakınında bulunan yıldızlar gibi çok parlaktır. Onların nurları doğuyu da batıyı da güneyi de kuzeyi de hatta âlemleri aydınlatır. Onlara Rableri katından öyle bir ışık verilmiştir ki, herhangi bir dış etki onun ne ışığını artırabilir ne de azaltabilir. Onların nurlarının parlaklığı bazen onları hicaba büründürebilir. Kalbi evliyaya muteriz olanlar onları kendileri gibi zannederek yok sayabilirler. Fakat Hakk’ın (cc) ezelden nasipli kıldığı kimseler o nurun ateşinden kendi gönül ateşlerini yakabilirler. Bununla alakalı Hazreti Mevlâna şöyle buyururlar; “Her devirde bir veli vardır. Hem senden gizlenmiştir. Hem de gözünün önünde durmaktadır.”

Onların kökleri o kadar sağlamdır ki, tohumlarını nuru Muhammediden almışlardır. Dalları yeryüzünün tamamını kapsayacak kadar serpilmiştir. O dallarda yetişen meyveler nasibi olanların kolayca gıdalanmasına sebep olur. Her nerede olursa olsun Hakk’ı arzulayan talipler onların aracılığıyla matlubuna ulaşırlar. 

İşte sâdat-ı kiram hazeratı (ksa) bahsedilen özellikleriyle insanlık için yaradılış gayesine ulaşmasında muazzam bir lütfu ilahidir. Özellikle risaletin son bulmasıyla, vahyin gerçek mesajlarının ulaşmasında onların öğretileri insanlığı dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak yegâne eğitim metodu olmuştur. Çünkü onlar Allahu Teala’ya (cc) yakınlıklarından dolayı O’nu çok iyi tanımaktadırlar. Bu yüzden O’nun (cc) muradına vakıftırlar. Dolayısıyla insanı hazreti insan yapacak bilgi donanımı sadece onlarda mevcuttur. Bizlere düşen ise onların yolunu güzelce takip etmektir. 

Geçen sayıda kısa özelliklerini bahsederek mübarek isimlerini zikrettiğimiz sâdâtı kiram hazeratını yâd etmeye devam edelim.

Evet, onlar gün gelir Halil Ata (ksa) olur, devlet yönetir. Gün gelir Kafkas kartalı Şeyh Şamil olur, îlayı kelimetullahın yükselmesi için cihad meydanlarını inletir. Gün gelir ümmeti Muhammed dara düştüğünde Hazret Muhammed Diyauddin olur, müridanı ile küffara karşı mübarek kolunu şehid edecek derecede kahramanlık destanı yazar.

Gün gelir bu zat Abdurrahman-ı Tâhî (ksa) olur. İlmi kariyeri çok yüksek, kadılığa kadar yükselmiş, hatta Kadiri tarikatından halife olmuş iken bütün bu makamları terk ederek Ğavsı Hizani namıyla ma’ruf Seyyid Sıbğatullah Arvâsi (ksa) hazretlerine intisab eder. Şeyhine bağlılığı herkes tarafından takdir edilir. Hatta kıskanılır. Bir gün Ğavsı Hizani (ksa) hazretleri bir kış günü imtihan için halife namzeti mürdleri ile birlikte dağlara doğru yürürler. Bir dağın eteğine geldiklerinde Hazret dağa doğru nazar ederler. Dağdan bir çığ onlara doğru gelmeye başlar. Bütün müridler kurtulmak için kaçışırken, Abdurrahman-ı Tâhî (ksa) hazretleri mürşidini korumak için ona doğru giderler. Bütün müridân mahcubiyetle takdir ederler. Onun Hak adına Hakk’ın dostuna teslimiyet göstermesi yolunun kıyamete kadar dünyanın her yerine ulaşmasına sebep olacaktır.

Yine gün gelir daha çocukken Hazret’in kardaki ayak izlerine basarak onu takib etmesi ve görenlerin “Yolda tek ayak izi var fakat camide iki kişi var!” diye şaşırması üzerine Muhammed Diyauddin Hazretleri’nin (ksa) “Biz iki bedeniz, fakat bir gönülüz.” buyurmasıyla sahiplendiği, daha sonra Hazne’de şeyhinin himmet ve tasarrufuyla ve nesli pâkinin teveccühüyle Sultanu’l-Câzibin olan, şehla gözleriyle nazar ettiği eşkıyaların said olmasına, istibdat döneminde şehirlerde insanlar iman mücadelesi verirken o (ksa) hiç bir bilgisi olmayan dağ köylerinde Allah aşkından mecnuna dönecek kadar imanla dolu gariplerin yetişmesine ve bu köylerden yükselen velâyet nuruyla köylerden şehirlere, üniversitelerden kışladaki asker ve subaylara kadar binlerce insanın muhabbetullah ve muhabbeti Rasulullah’a ulaşmasına sebep olmuş Gavsu’l-azam Abdulhakim Bilvânisi (ksa) hazretleri olur. 

Yazımıza inşaallah önümüzdeki ay devam edeceğiz.

 

Yazar: Vahdettin ŞİMŞEK

 

Cuma, 01 Mart 2019 00:07

ALLAH KULUNU BIRAKMAZ

Allah Kulunu Bırakmaz

Allah Kulunu Bırakmaz - Andelib

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Allah Kulunu Bırakmaz

 

“İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim,
Zikrini kalbime mi’rac ettim,
Kitabını kendime minhac ettim.
Ben yoktum var ettin,
Varlığından haberdar ettin,
Aşkınla gönlümü bîkarar ettin.
İnayetine sığındım, kapına geldim,
Hidayetine sığındım lütfuna geldim,
Kulluk edemedim afvına geldim.
Şaşırtma beni doğruyu söylet neşeni duyur, hakikatı öğret.
Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem,
Sen sevdirmezsen ben sevdiremem.
Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini,
Yar et bize erdirdiklerini.”
                                   (Elmalılı Hamdi Yazdır)

 

Allah (cc) insanı en güzel şekilde (ahseni takvim) yarattı. Onu birçok nimetlerle donattı. Ona kendinden bir ruh üfledi. Ona nefs de verdi, nefsini tanıyıp Rabbini daha iyi bilmesi için. “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” buyrulmuş… 

 

Yüce Mevlâ’mız (cc) insanı nefsin hevasına ve şeytanın hilelerine terk etmemiştir. “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyame 36)Ayetin devamında insanın yaratılışı ve insana şekil vermeyi anlatır Rabbimiz.

 

Ayet bir yönüyle muhasebeyi anlatıyor bize, bir yönüyle de Rabbimizin bizi bırakmadığını. Hâce Hazretlerinin (kuddise sırruh) ihvanlarından olan bir abimiz bu ayeti okuduğunda “Allah’ın (cc) kuluna yakınlığını düşünüp” çok sevindiğini anlatırdı sohbetlerinde. 

 

Allah (cc) kulunu bırakmadı. Adem’i (as), Nuh’u (as), İbrahim’i (as), Musa’yı (as), İsa’yı (as) bırakmadı. Peygamber Efendimiz’i (sav) de yalnız bırakmadı. Onun şanını yüceltti. “Kuşluk vaktine and olsun, karanlığı çöktüğü vakit geceye and olsun ki, Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” (Duha,1-3)

Allah cc) bizi de bırakmadı. “Fefirru illallah (Allah’a firar edin)”, “fesav ila zikrillah (Allah’ın zikrine koşun)”, “Va’tasımû bihablillâhi cemîân (Allah’ın ipine topluca sarılın)” “ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd (Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.)” Kur’an-ı Kerim’de geçen bu ayetler, Allah’ın (cc) kuluna yakınlığının ifadeleridir.

Allah (cc) kulunu hep kendisine davet eder. Cibril hadisinde Cebrail (as) Peygamberimize (sav) gelerek İslamı, imanı ve ihsanı sorar. Peygamber Efendimiz de sorularını cevaplar ve o gidince onun Cebrail (as) olduğunu ve onlara dinlerini öğretmeye geldiğini söyler. Din, İslamı, imanı ve ihsanı anlamakla kemale gelir. Sûfiler bir ömür boyu ihsan sırrına ermenin derdiyle ve aşkıyla yaşamışlardır. 

İhsan: Allah’ı görüyormuş gibi yaşamak. Biz O’nu göremesek de O bizi görüyor… Nakşibendilerin huzur hali dedikleri, ihsana ermektir. İhsan, Allah’a yakınlaşmanın adı… 

Peygamberler, Allah’ın (cc) kullarına gelişinin en güzel halidir. İnsanlar, Peygamberler yoluyla Allah’ı bildiler, tanıdılar, sevdiler… Peygamberler; insanlığı dünyanın çirkinliğinden, nefsin bataklığından kurtarıp İslamın nuruna ulaştırdılar. 

Kitaplar, Allah’ın (cc) kullarına gelişinin bir başka yolu… Yüce Mevlâmız gönderdiği kitaplarıyla insanlarla konuştu. Kendisini esmasıyla ve fiilleriyle bizlere tanıttı. İnsanlığa en güzel örnek olan Peygamberimizi (sav) ve diğer peygamberleri de anlattı. 

İmanda ve teslimiyette güzel halleri olanları da tanıttı bizlere. Öyleleri vardı ki, ateşlere atıldılar, ayakları kolları çaprazlama kesildi. Etleri demir taraklarla tarandı. Yine de imanlarından vazgeçmediler. 

Kur’an-ı Kerim Allah dostlarından bahseder. Peygamber varisi alimler, mürşidi kamiller de Allah’ın (cc) iplerindendir. Peygamber Efendimiz’in (sav) sünnetini bugün en güzel tatbik eden, adeta yaşayan Kur’an olma özelliğini bugün devam ettiren veliler; insanları Allah’a (cc), Allah’ı da insanlara sevdirmenin derdiyle, gayretiyle yaşadılar. 

Müslümanların günümüzdeki en büyük problemi kendilerini Allah’la (cc) buluşturacak velayet ipini kesmeye çalışmalarıdır. Velayet, dergahlardaki zikirlerden, dervişlerin tesbihlerinden ibaret değildir. Velayet anlayışı çok daha kapsamlıdır. 

Yeryüzündeki Müslümanlara bakın… Birçok meselede yollarını, yönlerini şaşırmış durumdalar. Bakıyoruz, bir taraflarıyla İslamın çizdiği rotada gidiyorlar. Bir başka meselede tamamen batılın peşine düşebiliyorlar. 

Aliye İzzetbegoviç’in bir sözü var, “Yeryüzünün öğretmeni olmak istiyorsanız, göklerin öğrencisi olacaksınız.” Velayet, göklerin öğrencisi olmaktır. İlmini, anlayışını Hak’tan alanlar istikametten şaşmazlar.

Osmanlıda birçok padişaha yol gösteren velayet sahibi rehberler vardı. Birçok alanda güzel işler yapılan ülkemizde bazı sorunların artmasında velayetin rehber edinilmemesi yatmaktadır. Güzel şeylerin yanında bazı meselelerde İslam’a çok zıt tavırlar da alınabiliyor. 

Velayet, içinde imamet anlayışını da barındırır. Bu anlamda kast edilen velayet; Peygamber Efendimiz’in (sav), Hz. Ebubekir’in (ra), Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın (ra), Hz. Ali’nin (ra), ehli beytin, ashabı kiramın ve ümmetin önderi olmuş on iki imamın yolunu devam ettiren anlayıştır. 

Velayet; Mevlana’nın gönlünde ilahi aşk, Yunus’un dilinde şiir, Fatih’in elinde kılıç olur. Alimin elinde kalem, dervişin gönlünde tesbih olur…

Velayet; ilahi aşkla dolup nehirler gibi çağlayıp coşar. Bozuk akidelerin karşısında Rabbani bir duruşun adı olur. Gün gelir, zalimin karşısına çıkıp hakkı haykırır. Yezidlerin karşısında Hüseyin olmaktır velayet.

Peygamber Efendimiz (sav),  “Ümmetimden bir topluluk, hak üzerinde galip gelmeye devam edecektir. Onlar hak üzerinde hep böyle sebat edip durdukları müddetçe ta Allah’ın emri onlara gelinceye kadar muhalif olanlar onlara zarar veremeyecektir.” buyurmuştur.

Kıyamete kadar devam edeceği, bitmeyeceği müjdelenen topluluğun anlayışı, yaşantısıdır velayet. Öyle bir nimettir ki velayet, Müslümanlar onunla asrı saadeti tekrar yaşayabilirler. 

Fikirlerin, duyguların, imanların karıştığı sallantıda olduğu bir dönemde dağlar gibi durmanın adıdır velayet. 

“Hâlbuki kim, iyi bir kimse olarak kendini Allah’a teslîm ederse, o takdirde muhakkak ki en sağlam kulpa tutunmuştur. (Bütün) işlerin âkıbeti ise, Allah’a (varacak)tır.” (Lokman 22) Sağlam bir kulpa yapışmaktır velayet.

Velayetin yolu aydınlıktır. Bu yolun yolcuları salih amel yaparlar. Onlar tertemiz bir kalbe ulaşmanın derdindedirler. Onların kalbi rabıtayla, Allah’tan (cc), Peygamberden (sav) ve Onların sevdiklerinden ayrılmaz. 

Velayetin cerayanı o kadar kuvvetlidir ki, bu akıma tutunanlar sapık ve bozuk anlayışlardan etkilenmezler. 

Ya Rabbi, bizi sevdiklerinden ayırma. Velilerine bende eyle bizleri. Sevdiklerini bize sevdir, bizi de sevdiklerine sevdir. Ya Rabbi, velayet bağıyla Sana olan kulluğumuzu güzelleştir… 

Amin…

 

Yazar: Andelib

 

Cuma, 01 Mart 2019 00:06

ASHABI KİRAMA BAKIŞIMIZ

Ashabı Kirama Bakışımız

Ashabı Kirama Bakışımız - Sâlik-i İrfan

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Ashabı Kirama Bakışımız

 

Hamdolsun alemlerin Rabbi olan, Aziz olan, Kâdir olan Mevla-i Müteal olan Allahımıza (cc)…

Mevlamızın yarattığı şu kainattaki zerreler adedince sahibimiz, şefaatçimiz Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz Hazretleri’ne de salat ve selam olsun…

2018 yılının güz aylarındayız. Güz ayları hüzünlüdür. Hele, Hacı Annemizi toprağa vermenin hüznü içimizdeyken… Ömrümüz geçiyor. Biz de umuyoruz ki Hacı Annemiz gibi şahit olunmuş bir şekilde göçelim. Rabbi Rahîm olan Allahımız kolaylaştırsın inşallah.

Kişisel gelişimde çok anlamlı, şöyle bir söz nakledilir: “Hayatta başarılı olmanın en kestirme yolu, hayatta başarılı olmuş insanların hayatını okumak ve uygulamaktır.” Biz Müslümanlar için başarı, bu hayatı imanla-aşkla, razı olunmuş bir şekilde tamamlamaktır. Öyle ise birinci sıradaki örneğimiz ashabı kiram olacaktır. “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz.” ifadesiyle Efendimiz (sav) kiminin ışığı az, kiminin çok ama hepsi için hidayet kaynağı-yol gösterici vasfını haiz buyurmuşlar. Önümüzde, sahibimiz Peygamberimize aşkla itaat etmiş, onun uğrunda canını vermiş yüzlerce sahabi örneği var. Onların hayatlarına baktığımızda bize utanmak düşüyor. Ya Rabbi! Nasıl bağlanmışlar, nasıl bu kadar fedakâr olmuşlar?

Hangisini anlatalım?

Mekke’nin en zengin ailesinin biricik çocuğu… İslam’a girdiğinde on yedi yaşlarında… Öyle yakışıklı ki sokaklardan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşüyor ve ona mendil sallıyor… Yemesine-giymesine itina gösteren biri… Ancak İslam’a girdikten sonra, ailesinden hiç yakınlık görmeyen, Medine’ye giderken üzerindeki elbiseden başka bir şeyi olmayan biri… Uhud Savaşı’nda bir kılıç darbesiyle sağ kolunu kaybetmesinin ardından sancağı sol koluna alan, ikinci kılıç darbesiyle sol kolunu da kaybedince bu haliyle kendisi Hz. Peygamber’in (sav) önünde durarak ona siper olan ve Efendimiz’i korurken vücuduna saplanan bir mızrak ile şehit olan… Üzerini örtmek için kefen bezi bulunamayan, ayakları ishir denilen bir otla örtülen o yiğit sahabe kim? Hz. Musab b. Umeyr (ra)… Şimdi Hz. Mus’ab’ın Efendimiz’e sevdasını kırık dökük birkaç kelimeyle nasıl anlatalım?

Mekke’de, o zorlu yıllarda, iman dolu siyahî bir demirci… Ümmü Enmâr’ın kölesi iken âzâd edilmiş ama Allah’a iman edince Ümmü Enmâr’ın onu bağlatıp ateşte kızarttığı, demirle başını dağladığı bir insan… Kendisine işkence edenlerden Abdi Yeğus oğlu Esved bunun sırtını, yüzünü ve göğsünü kızgın kumlara sürtüyor ve diğer müşrik önderler birlikte yaktığı ateşe baş aşağı tutuyor, ateş sönünce de yer soğuyuncaya ve vücudunun yağı-teri kuruyuncaya kadar kızgın küller üzerine yatırıyor… Kalkmaması için de göğsünden ayaklarıyla basıyor… Dağlar gibi imanıyla bu eziyete sabreden kim? Habbâb bin Eret (ra)… Nasıl anlatalım Hz. Habbab’ın Allah’a imanı ve Allah Rasulü’ne olan bağlılığını?

Nasıl anlatalım Yasir ailesini? Kimi kimsesi olmayan Yasir ailesini! Mahzumoğulları, onları dinlerinden döndürmek için güneşin en kızgın zamanında taş ve kumlar üzerinde olmadık işkencelere uğratıyorlar... O kadar işkenceye maruz kalırlar ki sonunda yaşlı baba Yasir acıya dayanamaz, şehid olur… Zevcesi yaşlı Sümeyye de Ebu Cehil’in sapladığı mızrakla can verir... Peygamberimiz (sav) bu ailenin yanından geçerken gözyaşları içinde ancak şunu söylemektedir: “Sabredin ey Yasir ailesi, sabredin; sizin mükafatınız cennettir.”

Mekke’de Müslüman oldukları için her gün efendileri Ömer bin Hattab’tan dayak yiyen, hakarete uğrayan iki cariye Hz. Zınnîre (r.anha) ve Hz. Lübeyne’yi (r.anha) hangi duygularla anlayalım?

Bedir Savaşı’nda Hz. Ali, atını ileri sürdüğü vakit müşriklerin saflarında kardeşi Akil’i görünce... Hz. Ebu Bekir, oğlu Abdurrahman’ın üzerine yürürken… Hz. Ömer de müşrik cephede dayısı Âs b. Hişâm’ı gördüğünde... Neler hissettiler acaba? Bu duygular nasıl dile gelir?

En müthişi de Ebu Ubeyde bin Cerrah’ta (ra)… Bedir’de babası Abdullah Cerrah ile karşılaşır... O, babasından kaçtıkça babası da hışımla onu takip etmektedir… Nihayet babasıyla çarpışmak zorunda kalınca da: “Al, Allah aşkına!” deyip onu yere indirir… Hangi kelimeler bu tercihlere tercüman olabilir?

Öz babasını öldürmek zorunda kalan Ebu Ubeyde’nin imanına, göğün yedinci katı kadar uzaktan, şah damarı kadar yakından Allah (cc) şahit olmaktadır: “Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerin, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya soyu sopu, aşiretleri olsa da yine Allah ve Peygamberi’ni düşman tutanlara dostluk ettiğini göremezsin.” (Mücâdele 22)

Ensar’dan iki hanımı olan Sa’d b. Ubade, muhacir kardeşi Abdurrahman b. Avf’a: “Kardeşim, siz her şeyinizi Mekke’de bırakıp öyle geldiniz. Şu anda sen bekarsın, benim ise iki hanımım var. Allah için söylüyorum! Sen bu hanımlarıma bak! Hangisi hoşuna giderse, ben onu boşayayım sen al!” diyen Sa’d bin Ubade’nin (ra) imandan gelen bu teklifine Hz. Abdurrahman bin Avf’ın: “Hanımların sana mübarek olsun, sen bana çarşının yolunu göster.” diye mukabele eden anlayışı nerede?

Uhud Savaşı’nda oğlunun, kocasının ve kardeşinin şehid olduklarını duyup onların parçalanmış bedenlerini gören… “Allah Resulü sağ mı?” diyerek koşturan… Efendimiz’i (sav) sağ salim görünce… Allah Rasulü’nün cübbesine dudaklarını koyup: “Sen sağ olursan vallahi bütün musibetler çok hafiftir!” diyen Sümeyrâ binti Kays’ın (ra) sabrı bugün hangi yürekte?

Kalbi Allah korkusuyla ve Rasulü’nün muhabbetiyle dolu… Bu muhabbeti aşk derecesinde... O, bu aşkının en güzel ispatını Uhud ve diğer gazalarda göstermiştir. Hele Uhud Savaşı’ndaki kahramanlığı dillere destan… Müşrikler Allah Rasulü’nü öldürmek için bütün kuvvetleriyle hücuma geçtikleri bir sırada, Rasulullah’a (sav) bir zarar gelmemesi için en çok uğraşan, canını hiçe sayıp O’nun etrafında etten-kemikten bir set meydana getirerek insanüstü gayret gösterenlerden biri...

Bu Peygamber aşığının vücudu heyecandan ve Rasulullah’a bir zarar gelir korkusundan tir tir titriyor: “Kurbanın olayım ey Allah’ın Rasulü! Ne olur uzanıp bakma… Düşmanın oku bir yerine değmesin! Oklar sana değeceğine bana değsin!” diye yalvaran… Bu savaşta seksene yakın yara aldığı halde, hemen hemen her yeri kılıç, mızrak ve ok darbeleriyle yaralandığı halde Rasulullah’ın yanından ayrılmayan, O’nu korumaya çalışan… Atılan oklara, savrulan kılıçlara karşı kollarını¸ bacaklarını, kalkan yapan kim? 

Müşriklerden Malik bin Zübeyr adında çok keskin nişancı, attığını vuran bir okçu var… Bu hain, Peygamberimiz’e (sav) nişan alıp bir ok atar… Rasulullah’ın (sav) başına doğru gelen bu oka başka hiçbir şekilde karşı koyamayacağını anlayan… Elini açarak oka karşı tutan hangi aşık? Ok elini parçaladığında, parmaklarının bütün sinirleri kesildiğinde, elinin kemikleri kırıldığında… Sultanu’l-Enbiya (sav) Efendimiz’in buyurduğu: “Eğer beni korumak için elini oka tutarken Bismillah deseydin, insanların gözü önünde, insanlar sana bakarken, melekler seni göklere yükseltirdi, cennete giderdin.” müjdesine muhatap olan… Yine Nebi’nin (sav): “Uhud günü, yeryüzünde, sağımda Cebrail solumda ise ondan başka kimse yoktu.” buyurduğu Hz. Talha b. Ubeydullah (ra)… Hz. Talha b. Ubeydullah’ın cesaretini nasıl anlatacağız?

Şimdi şu rivayetlere bakalım: “Ashabım hakkında uygunsuz sözler söylemeyin. Eğer, sizden birinin Uhud Dağı kadar altını olsa ve bunun tamamını Allah yolunda infak etse, bu, onların bir-iki avuçluk infakına hatta bunun yarısına bile mukabil gelmez!” (Buhârî, Fezâilü’l-Eshâb, 5)

Hele şu rivayete bakalım: “Kim ashabıma söverse ona Allah lanet etsin. Melekler lanet etsin. Bütün insanların laneti onun üzerine olsun.” (Mecmau’z-Zevâid, 10:21) İşte Efendimiz’in (sav) bir mucizesi daha gerçekleşiyor, çünkü Efendimiz ümmetin içinde diplomalı cahillerin çoğalacağını biliyor, ashaba dil uzatılacağını biliyor ve o günden bizleri uyarıyor; “Kim ashabıma söverse…”

Amandır ya Rabbi! Biz ashabı sevenlerdeniz… Karınca kararınca onların izini takip edenler olmaya çalışıyoruz… Bizi onlara bağışla… Onların mirası olan ahlak-anlayış ve teslimiyetlerinden biz-lere de lütfet... Bizleri ashaba dil uzatan edepsizlerden uzak eyle… Ashabı kiram efendilerimizle cennetinde, cemalinde bizi buluştur ya Rabbi!

Evet, Aişe annemizin bereketi… Hz. Aişe (ra) annemizden nakillerde bulunuyorduk fakat ashabı kirama bakış öne çıktı. Aişe annemizden de birkaç aktarımla yazıyı toparlayalım:

Hz. Aişe validemiz, ensar kadınları hakkındaki bir hayretini şöyle dile getirir: “Ensar kadınları ne hoş, hayâları, soru sorarak ilim öğrenmelerine mani olmuyor!” İşte bu kadınlardan biri olan, Hz. Enes’in annesi Ümmü Süleym, Peygamberimiz’e gelmiş ve: “Allah, hak olan bir meseleyi açıklamaktan çekinmez. Bu yüzden ben de çekinmeden soruyorum.” deyip kadınların gusül abdesti alması konusunu soruvermiş, Allah Rasulü de güzelce açıklamıştı.

Allah Teala’nın, insanların en üstünü olan Peygamber Efendimiz’e, Peygamberlikle birlikte şehitlik derecesini de vermiş olduğu, Hazreti Aişe-i Sıddîka’nın haber vermiş olduğu şu hadisi şeriften anlaşılmaktadır: “Hayber’de yediğim zehirli etin acısını hâlâ duymaktayım. O zehrin tesiri ile şu anda, kalbimin ebher (aort) damarının koptuğunu hissediyorum.” (Buharî, Sahih, Kitabu’l-Meğazî, Bab: 83)

Peygamberimiz’in (sav) vefatına gi-den hastalığı safer ayının son gecesinde, çarşamba günü, Bâkiyyu’l-Garkad Kabristanı’na gidip evine döndükten sonra baş ağrısı ile başlamıştır. Hz. Aişe annemiz der ki: Rasulullah Bakî Kabristanı’ndan dönünce, beni başı ağrır bir halde bulmuştu. Ben: Vay başım, diyordum. Rasulullah: “Vallahi ya Aişe! Vay başım, diye ben demeliyim!” buyurdu. Rasulullah’ın (sav) baş ağrısı gittikçe ilerliyordu. Hastalığı on üç gün sürmüştü.

Hz. Peygamber’den sonra Aişe annemizin evi, kadın-erkek, büyük-küçük birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinle-diği, varsa sorusunu sorup cevabını aldığı bir ilim ve irfan ocağı oldu. Ashabtan bazılarının vefat etmiş olması, birçoğunun da fetihler sebebiyle muhtelif bölgelere gitmesi sonucunda Medine’de çok az sahabe kalmıştı. Hz. Aişe annemizin varlığı sayesinde, “Peygamber şehri Medine” ilim merkezi olmaya devam etti. 

Bu şehirde onun yıllarca süren eğitim ve öğretim faaliyetleri sayesinde İslam ilimlerinin temelleri atıldı ve ilmî hareket gelişmiş oldu.

Müminlerin annesi olan Aişe annemiz geceleri namaz kılar, günlerinin çoğunu oruçla geçirirdi. Kimsenin aleyhinde konuşmayı sevmezdi. Kanaatkâr, mahviyetkâr, mütevazı aynı zamanda vakur ve cömert idi. Öksüz ve fakir çocukları himayesine alır, onların terbiye ve yetiştirilmesine itina eder, sonra da kendilerini evlendirirdi. Birçok köle ve cariyesini azat etmiştir; bazı rivayetlerde sayıları altmış iki olarak zikredilen bu azatlılardan bir kısmı da ilim ve hadisle meşgul olmuştur.

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Sayfa 1 / 252

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort