JoomlaLock.com All4Share.net

MÜNAKAŞANIN TEMELİNDE CEHALET VARDIR

nahl125

Münakaşanın Temelinde Cehalet Vardır - Yusuf-i Kenan

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Münakaşanın Temelinde Cehalet Vardır

 

Hakkı açıklamak niyetiyle de olsa, başkalarını mağlup etmek için yapılan tartışmalar zararlıdır. Bir insanın hiç günahı olmasa, insanları doğru yola davet ediyorum diye tartışmaya girse, bu hareketi günah olarak ona yeter. İtirazı, tartışmayı huy edinen kimse mürüvvetsiz olur. Dostlar arasındaki kin ateşini körükleyen münakaşadır. Münakaşa, karşıdaki insanı cahil yerine koymak, sen bilmezsin, ben bilirim demektir. Cahillikle suçlanan herkes az veya çok kızar. Konumuz ile ilgili olması açısından Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatından vereceğimiz şu örnek çok manidardır. Enes bin Malik hazretleri bildiriyor: Biz bir gün dini bir konuda tartışırken, Rasulullah Efendimiz (sav) yanımıza geldi. Bize öyle öfkelenmişti ki, hiç böylesini görmemiştik. Buyurdu ki: “Bırakın tartışmayı! Sizden öncekiler sırf bunun yüzünden helak oldu. Tartışmanın faydası yoktur, tartışma zararlıdır. Mümin münakaşa etmez. Münakaşa edene şefaat etmem.” (Taberani) 

Münakaşa ve münazara çok farklıdır. Birisi nefsin öne çıkartılarak egonun tatmini içinken; diğeri Hakkın açığa çıkması yönündedir. İkisi arasındaki farkı anlayabilmek çok önemlidir. Çünkü bu iki ayırım kulun Allah (cc) indindeki yerini ve değerini belirler.

Münakaşa, kendisinin akıl, fazilet ve ilimde üstünlüğünü ispata çalışmaktır. Bu ise karşıdakini cehalet ve ahmaklıkla itham etmektir. Bu da düpedüz düşmanlıktır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: “Münakaşa etmeyen, kimseyi incitmeyen kimse cennete girer.” (Tirmizi)

Münazara kelime olarak “nazar” yani (bakma) kökünden türemiştir. Karşılıklı olarak bir konuya bakmak, anlamındadır. Bakanlar kurulu üyesi olan “bakanlara” da Osmanlı döneminde aynı kökten “Nazır” denilmekteydi.

Münazara, konuşan iki kişinin veya iki tarafın, gerçeği ortaya çıkarmak amacıyla, öne sürdükleri görüşlerini, güçlü delillere dayandırarak bütün fikir güçleriyle savunmaları ve böylece beraberce düşünce üretmeleri demektir. 

Konya’ya gelen büyük velilerden Şems-i Tebriz’i (r.a.) zamanında, Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerine felsefecilerden bir grup geldi. Sual sormak istediklerini bildirdiler. Mevlana hazretleri bunları Şems-i Tebrizi hazretlerine havale etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrizi hazretleri mescitte, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç sual sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrizi (ra); “Sorun!” buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: “Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.” Şems-i Tebriz’i Hazretleri; “Öbür sorunu da sor!” buyurdu. O; “Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azab edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azab eder mi ” dedi. Şems-i Tebrizi; “Peki öbürünü de sor!” buyurdu. O; “Ahirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!” dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebriz’i, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhal zamanın kadısına gidip, davacı oldu. Ve; “Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu.” dedi. Şems-i Tebriz’i “Ben de sadece cevap verdim.” buyurdu. Kadı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebriz’i şöyle anlattı: “Efendim, bana Allahu Tealayı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.” O kimse şaşırarak; “Ağrıyor ama gösteremem.” dedi. Şems-i Tebriz’i “İşte Allahu Teala da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azab edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Halbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; ‘Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz.’ dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan ahiret hayatında niçin hak aranmasın!” buyurdu. Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcup olup, söz söyleyemez hale düştü.

Münazara edecek kişi, gerçeği aramakta, kaybını arayan kimse gibi olmalıdır. Münazara kendisinden istifade edilmesi umulan alimlerle yapmalıdır. 

Münazara ilmi münakaşa mahiye-tindedir ve bu vasfı ile zıt görüşlü kişiyi susturmak esasına dayanan “cedel”den ayrılır. Cedelde taraflar savundukları tezi, mantık ve kelime oyunlarıyla sonuna kadar götürürler ve peşin hükümlerle hareket edip tartışırlar. Münazara da ise ileri sürülen delilleri inceleyip araştırarak bunların uygun olup olmadığına varılır. 

Münakaşanın en tehlikelisi ve en zararlısı, imani konularda yapılan, kırıcı, yıkıcı ve sert tartışmalardır. Bu tartışmalarda, taraflardan birisi, mesela, imanı savunurken diğeri küfrü savunur. Maksat, karşı tarafı mutlaka alt etmek olunca, küfrü savunan insan, dönüşü olmayan bir yola girmiş demektir. Böyle ölçüsüz bir tartışma, taraflara zarar vereceği gibi, o münakaşayı takip edenleri de şüphe ve tereddütlere düşürebilir.

Münazara yoluyla, doğruları ve yanlışları açığa çıkaran ortak amaçlı bir düşünce çabası gösterilmiş olur. Münazara da belli bir edep ve üslup vardır. Karşı tarafı suçlama, ondan üstün gelmeye çalışma olmamalıdır. Esasen tartışma da dahi bu üslup gözetilmelidir. Allah Teala tartışmanın en güzel yöntemlerle yapılmasını emrediyor: “(Rasulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.”  (Nahl 125).

İslam alimleri bu ayetten yola çıkarak tartışmanın da Hakk’a davet metotlarından biri olduğunu beyan ederler. Şurası muhakkaktır ki; münazara; ilim elde etme yollarından birisidir. Usulü ile münazara yapılırsa bu bir nimettir. ​

Fahreddin Razi (ks): “Bu ayette Cenabı Hak, Rasulü’ne insanları üç yoldan biriyle dine çağırmayı emretmektedir.” demiştir:

1- Hikmetle 2- Güzel öğütle 3- En güzel şekilde tartışma “münazara” ile.

Kişi tartışmada öfkesine mağlup olup kendini kaybetmemelidir. Eğer böyle olursa kişi bazen bile bile kendisine ters düşmemek için haktan sapabilir. Aynı şekilde karşı taraf da böyle bir manzara sezdiği anda tartışmayı bitirmelidir. Münazara, bilimsel tartışma özelliğindedir. Bunun için de karşıt görüşlü kişiyi susturmak ve mağlup etmek esasına dayanan “cedel”den ayrılır. Amaç ve yöntemleri farklı olduğu için cedelde nefs ön plana çıkarken münazara da akıl, mantık ve ilim ön plana çıkmaktadır. Bunun içinde cedel kötü huylardan sayılmıştır.

İmam-ı Azam Ebû Hanife hazretle-rinin, oğlu Hammad: “Babacığım!.. Bana yasakladığın şeyi, senin yaptığını görüyorum!” dedi. İmam-ı Azam buyurdu ki: “Evladım! Bizler münazarada biri ile konuşurken, arkadaşımızın ayağının hak yoldan kayması endişesiyle her birimizin başı üstünde uçmasından korktuğumuz bir kuş varmış gibi davranırdık, ona göre hesaplı konuşurduk. Halbuki sizler konuşurken, münazara ederken, her biriniz arkadaşınızın ayağının kaymasını istiyorsunuz. Bu, arkadaşının kâfir olmasını istemek gibidir. Kim arkadaşının kâfir olmasını isterse, arkadaşı kafir olmadan kendisi, kafir olur. Mantık ve benzeri ilimlerle meşgul olmaktaki ölçü de böyledir.” (Ta’limu’l Muteallim, sh.17)

Sırat-ı müstakim üzere olan iki mü’min; münazarada heva ve heveslerine kapılır, şeytani vesveselere gönüllerini açarlarsa, birbirlerini tehlikeye sokmuş olurlar. Her insanda galip gelme arzusunun, fıtri olarak bulunduğu da bilinmektedir. Ancak “galip gelme” nedir? sorusu çok önemlidir. Eğer mesele; sırf Allah (cc) rızası için ilim elde etmek ve o ilim ile amel etmek ise, “galip” veya “mağlup” ayrımları anlamsız ve yersiz olur. Çünkü münazarada; her iki taraf da birbirinden çok şey öğrenir. Bu noktada Rasul-i Ekrem (sav) “Her şeyin bir yolu vardır. Cennetin yolu da ilimdir.” buyurur. Münazara eden iki mü’min; birbirlerine cennetin yolunu gösteriyorlarsa, mesele yoktur. İşte münazarada dikkate alınacak ilk husus budur.

Burada şimdi kendi kendimize Allah için soralım ki: “Günümüzde münazara ve münakaşa; mü’minler arasında ilmin yayılmasına mı, yoksa nefret ve düşmanlığın gelişmesine mi sebep oluyor?” Eğer bu suale “ilmin yayılmasına sebep oluyor” diye cevap verebiliyorsak, mesele yoktur. Ancak görünen odur ki; daha çok nefret ve düşmanlığı körüklemektedir. Çünkü münazara ve münakaşa halinde olan mü’minlerin; şer’i hududlara riayet hususunda titiz davranmadıkları malumdur. Birbirlerinin ayıp ve kusurlarını anarak, hedeflerine varmayı esas alıyorlar. Hatta zaman zaman birbirlerini itham ve iftira kasırgasına tabi tutuyorlar. Bu gerçekleri görmemezlikten gelmek mümkün değildir. Bu noktada Rasul-i Ekrem’in (sav): “Hidayet üzere olan bir millet, ancak cedel ile (iç mücadeleyle) dalalete düşer.” (Müsned) mealindeki hadis-i şerifini iyi düşünmek zorundayız. Mü’minler birbirlerinin velileri ve dostlarıdırlar. Eğer münazara ve münakaşa; aralarına kin ve düşmanlık koyuyorsa, terkedilmesi vacip olur. Hanefi fukahası: “Mübah olan fiillerin yapılabilmesi için, o fiilin hiç kimseye eza vermemesi ve zulme sebep olmamasını şart görmüşlerdir.” Eğer mübah olan fiil, bir başka mü’mine zarar veriyorsa veya zulme sebep oluyorsa, mübahlık zail olur.

Sonuç olarak iyi insan olmak gerek...İyi insan ise; kimseyle münakaşaya girmeyen, herkesle iyi geçinen kimsedir. İyi insan, yani müslüman, her işinde Allah’tan korkar, titrer. Allahu Teâlâ’nın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Sabreder, affeder. Her geçimsizlikte, her sıkıntıda, kusuru kendisinde görür. Her nefeste Rabbi’ni düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalpleri Allahu Teâlâ’nın evi bilir. Hafız-ı Şirazinin, dostlara doğru söylemeli, düşmanları güler yüzle ve tatlı dil ile idare etmelidir, sözüne uyar. Dinlerine ve dünyalarına zarar gelecek şeylerden sakınır. Herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dilli olur. Af dileyeni affeder. Hiç kimse ile münakaşa etmez. Bilir ki, münakaşa etmek, dostluğu giderir, düşmanların çoğalmasına sebep olur. Fitne çıkarmaz, dost ile de, düşman ile de tatlı konuşur, herkesle iyi geçinir. Kimsenin sözüne karşı gelmez. Herkese yumuşak söyler, sert konuşmaz. Hadis-i şerifte, “Mümin vakarlı ve yumuşak olur.” buyruldu. Münakaşa edenlerin yanında oturulmaz!

Rabbimiz Allahu Teâlâ (cc) bizleri iyi insanların yolunu takip eden hayırlı kimselerden kılsın. 

Âmin!..

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

Bu kategoriden diğerleri: « ÇOCUKLARIMIZI NASIL EĞİTMELİYİZ

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort